Asla Yalnız Yeme

291335

Asla Yalnız Yeme; adıyla beni kendine çeken kitap… Evet ben de sevmiyorum, yalnız yemek yemeyi. Yemek yemek her zaman, bir nefes alma, bir ara verme, keyifli bir zaman dilimi olmalı hatta bir şölene dönüşmeli. Yemeğe oturmadan hem yemeğimiz, hem masamız, hem de biz hazırlanmalıyız. Ayrı bir özen göstermeliyiz.Ben öyle düşünüyorum. Böyle düşünülen bir evde büyüdüm. Yemekler kadar, masa düzenine önem verilen bir evdi bizimki…Babam özel günlerde alınan hediyelerde bana bir şey alma; masamıza bir şey al derdi. Biz de her zaman masa örtüleri peçeteleri, aksesuarları çok değerlidir, çok çeşitlidir. Günümüz de ev de yemek, içmektense de dışarıda buluşup bir şeyler yemek, içmek  çok daha pratik ve yaygın, ama ben evler de yapılan yeme içme  de davetlerini  de çok seviyorum.Bunu yapmak ve sürdürmekte kolay değil. Keyifli yemekler yenilen arkadaşların , yakınlarının olması çok büyük zenginlik…Ailemizle bunu yapmaya büyük özen gösteriyorum. Arkadaşlarımla da bir kaç güzel grubumuz var. Çok sık değil, ama hiç olmazsa, her grubu senede bir ağırlamak, en azından ayda bir ev buluşmasına dönüşüyor. Dışarıda buluşmalarla haftada bir hatta yazın haftada 5-6 ya ulaşıyor.Bazen bir çift, veya  bir aile, hatta bir dostla  buluşarak evde veya dışarıda çok keyifli vakit geçirmek mümkün. Bunu başarmak için de öncelikle davet etmek, davete özen göstermek gerekiyor. Sonra da seçilen menü, yemek, ya da gidilen yerin özelliği farklılığı olmalı.Bazen sadece bir kahve veya çay  ikram ederken bile bir şölene dönüştürebilirsiniz.DSC_0103Siz de farklı şölenlere davet edilebilirsiniz. En önemlisi, gönülden isteyerek, yapmak, ağırlamak, gerisi zaten gelecektir. Her zaman ister evde, ister dışarıda davet etmekten çekinmeyin, Yukarıda adı geçen kitap da ise, iletişim ve güzel dostluklar kazanımı, için asla yalnız yemek yememenin hayatımıza katacakları anlatılıyor. Bir solukta okunacak yaz ve kişisel gelişim kitabı. Benim de yaşam şeklim…Aşağıda biraz da kitapta anlatılanlar var, keyifli buluşmalar dilerim, sevgiler….DSC_0119

Kitaba dair…Başkalarıyla yakın ilişkiler içinde sürdürülen bir hayat insanı farklı bir bakış açısına götürür. İnsanların birbirlerine sıkı bağlarla bağlı oldukları hayatlarda bakış açılarının zenginliği yaşanır. Bir bakış açısı, diğerine götürür.

Hayatınızda şu anda bulunduğunuz konum ve bildiğiniz her şey, ömrünüz boyunca ister şahsen, ister kitaplar, müzik, e-posta ya da kültür yoluyla etkileşim içinde olduğunuz fikir, deneyim ve insanların bir sonucudur. Bolluğun daha fazla bolluğa götürdüğü durumlarda çetele tutmak gerekmez. O halde hemen bugünden başlayarak, hedeflerinize ulaşmanızda size yardımcı olacak isimlerle tanışmak ve gereken bilgi, deneyim ve kişileri bir araya getirmek üzere kolları sıvayın.

Keith Ferrazzi size ilişkinin gücünü ve çok sayıdaki kişiyle tanışıp bu kişilerle hem arkadaş hem de iş arkadaşı olmanın aşamalarını adım adım anlatıyor.

Dr. Müfit Ekdal ile Kadıköy Sokakları…

611251Ben bazen resimlere, bazen de kitaplara  aşık olurum.Aşık olduğum resimleri görmek için defalarca aynı sergiye, galeriye, gittiğim çok olmuştur. Satın alabilirsem, evimde karşısında keyif yapmaya bayılırım. Kitaplarla aşkı ise çok daha sık ve yoğun yaşarım. Önce bir vesileyle tanıtımını, ismini duyduğum kitabı almak için hemen listelerime yazar, alana kadar  heyacanlanır, arar bulur, alır ve okumak ,için sabırsızlanırım. Kitaplarım hep yanımda, yakınımda olsun isterim, hep bakmak tekrar tekrar okumak için…Çocukken de elime aldığım kitabı hiç bırakmadan okumak istememden dolayı annemden çok azar işitirdim.Lise ve üniversite dönemlerimde paramın büyük çoğunluğunu kitaba yatırırdım. O dönemlerde, resim alacak param olmadığı içinde,  ressamların  resimlerini ve hayat hikayelerini içeren kitapları toplar, bulur alırdım. Kitapçılardan çıkamazdım.Bu gün de sizlerle çok sevdiğim, beğendiğim, tanışma fırsatı bulup, uzun uzun kendisinden Kadıköy’ü dinlediğim; Dr. Müfid Ekdal‘ın hayatını   ve Kadıköy Sokakları  kitabından seçmeleri paylaşacağım.Müfid beyle sohbet ettiğimiz saatler hiç aklımdan çıkmayan hikayelerle dolu, hiç bitmesin istemiştim.  Müfid beyi geçen sene temmuz ayında kaybettik, nurlar içinde yatsın. Önce kitabı  ile ilgili çok güzel bir haber yazı ve kitaptan bazı  bölümler.Sonra ölümünü anma töreninde  kendisi ve eşiyle çok güzel anılar paylaşmış yakın dostları sayın Neşe Doster‘in  uğurlama  konuşması…Aşık olduğum, kitaplarımdan seçmelerle iyi hafta sonları diliyorum…sevgiler, sevgiler…

mufidekdal3

Okumaya devam et

Tutkuyla Okuduklarım;…Zeynep Oral

Ben biraz gazete, dergi bağımlısıyım. Hayatımda hep tutkuyla izlediğim, dergiler, köşe yazarları,  var. Bunlar ekonomi, seyahat, sanat, hayata dair yazılar yazan değişik yazarlar; bana  düşündürdükleri,  merak ettirdikleri, etkileri çok olan güzel insanlar; artık onları sırayla sizlere de anlatmalıyım. 5030-4-8-833a2Mutlaka sizler de tanıyorsunuz, belki takip de ediyorsunuz, ama ben yine de gönlümdekileri yazmak istiyorum.Bir zamanlar, yani yayınlanmaya başladığı 1972′ den itibaren, Milliyet Sanat Dergisi tutkunuydum ve sabırsızlıkla her ay dergiyi ve derginin yayın yönetmeni, kurucusu, Zeynep Oral‘ın yazılarını beklerdim, çok keyifle defalarca okurdum.Benim gençliğimin olmazsa olmazıydı, dünya penceremdi. Hayallerim, umutlarım, hedeflerim, tutkularım hep o günlerde gelişti.  Yıllarca dergilerimi taşıdım, sakladım. Sonra Zeynep Oral’ın kitaplarını da çok severek okudum. Tutkunun Romanı – Leyla Gencer , Esintiler, Uzakdoğu’m çok severek okuduğum romanlarından …Leyla Gencer’i çok beğendiğim, hayran olduğum sanatçıyı Zeynep Oral’dan okumak keyiflerin en güzeli oldu.Uzakdoğu’m da herkese tavsiye ettiğim, harika bir gezi ve serüven kitabı. Uzakdoğuyu Zeynep Oral’la keşfetmek müthiş, çok farklı, çok ilginç anılar, dolu. phpThumb_generated_thumbnail (1)Zeynep Oral’ın sanat olaylarına ilgisi, tiyatro aşkı,seyahat tutkusu,kadın  özgürlüğü için çabaları, ülkesine sosyal katkıları, çok zarif bir kadın, anne eş oluşu çok beğendiğim, yazıları, kitapları, sanat, kültür, tiyatro bilgisi, anıları, seyahatleri, röpörtajları, sanat eleştirileri, benim ona hayranlığımı hep artıran nedenler.Kitaplarını zaman zaman tekrar çıkarır, bazı bölümlerini yeniden okurum. phpThumb_generated_thumbnailSeneler önce, Ulus’daki evimizde otururken, elimde çantam ve Zeynep Oral’ın Uzakdoğum kitabı ile daire kapımı kapayıp, dışarı çıkmaya çalıştığım anda, karşı komşum ile karşılaştım.Çok sevdiğimiz Fransız anne, minik ikiz kızlar ve mimar babanın oturduğu karşı dairemizde; baba, kızlarını tutmaya çalışırken elimdeki kitabı görmüş,”aaa annemin kitabını almışsınız ” dedi. O an da aklıma ilk gelen bu benim kitabım ama; demek oldu. Sonra anladık ki Zeynep Oral benim çok tatlı komşularım ikizlerin babaannesi, mimar komşumuzun da annesi  imiş. Senelerce sıkı takipçisi olduğum, sadece , bazen sanat galerilerin de rastlaşıp merhabalaştığım sevgili Zeynep Oral bana bir o kadar yakınmış, malesef apartmanlarda insanlar birbirlerini bu kadar az tanıyorlar, işte. Sonraki günlerde bir kere apartmanda karşılaştık, konuştuk ama kısa süre sonra biz de taşınınca o şansımı da kaybettim. Şimdilerde  Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından takip ediyorum. indir (1)Ama henüz okumadıysanız  mutlaka bir ucundan yakalayın, okuyun takip edin derim.Ben de henüz okuyamadığım, Meslek Yarası‘nı ve O güzel İnsanlar kitabını mutlaka  okunacaklar listeme koydum.Hemen alıp okumak istiyorum.Size veda etmeden, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın  sevgili Zeynep Oral’ı çok güzel anlattığı “Sarı Ağıt”  şiirinin de içinde bulunduğu   bir röpörtajı da aşağıya ekledim. Sevgiler, sevgiler…

http://www.zeyneporal.com/kitaplar/kitaplar.htm

284757

Zeynep Oral’la yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) için üretilen “Buluşma” dergisinin 7. sayısında (Ocak 2011) yer aldı. Tülay Güngen tarafından gerçekleştirilen söyleşinin fotoğraflarını Cihan Aldık çekti. Sayfa tasarımı ve uygulaması Erdem Özkan tarafından yapıldı.

Zeynep Oral: Çok derin bir uzunluktur o

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Zeynep Oral (ACI ’64) için yazdığı ‘Sarı Ağıt’ şiirinde onu “Çok derin bir uzunluk” diyerek tanımlıyor. Zeynep Oral, yazdıklarıyla hepimize farklı bir derinlik katıyor.

Fazıl Hüsnü, ‘Sarı Ağıt’ın bir bölümünde Zeynep Oral’ı şu dizelerle tanımlıyor: “Uzakdoğu onun / Paris tiyatroları onun / Venedik’teki sandallar onun / Almanya’da / Rusya’da / En güzel filmler onun / Sanat uzun yaşamak kısa derler ya / Hepsinin ötesindeki yazılar onun / Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun / …” Zeynep Oral’la İzmir Amerikan Kız Koleji günlerinden Milliyet Sanat’a, Mrs. Blake’den Leyla Gencer’e, yazdığı kitaplardan gelecekteki projelerine kadar birçok şeyi konuştuk:

İzmir Amerikan Kız Koleji, size neler kattı, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

Toplumsal sorumluluk duygumun bu denli bilinmesinin en önemli nedenlerinden biri sanıyorum ki İzmir Amerikan Kız Koleji’nde okumuş olmamdır. Okulu bitirinceye kadar birçok toplumsal etkinliğe katıldık. Örneğin sağır dilsiz okulunda resim, cimnastik derslerine girip engelli çocukların yaşamına renk katmaya çalışırdık. Gecekondu bölgelerinde çöp toplamaya ve darülacezedeki yaşlılarla vakit geçirmeye kadar birçok toplumsal sorumluluk faaliyetinin içinde oldum. Bu tür duyarlılıkların gelişmesinde okulun payı çok yüksektir. Burada  dostluğu, arkadaşlığı, insan olmayı öğrendik. Bunda Mrs. Blake’in büyük emek ve katkısı vardır. Hiç unutmuyorum: Bir keresinde sınıf yüzüğü istiyorduk. Çok konuşkan biri olduğum için sözcülük görevi bana düştü. Mrs. Blake “Niye sınıf yüzüğü istiyorsunuz?” dedi. Ben de “Bütün sınıfların var, bizde neden olmasın?” dedim. O da bana “Bir şey başkasında var diye istenmez” dedi. Bu, bana hiç unutamayacağım bir hayat dersi oldu. Okulumuz, bu ülkenin her köşesini görme ve tanıma zorunluluğu ve sorumluluğunu da aşıladı bize. Daha ortaokuldayken Ankara, Antalya, Diyarbakır, Mardin gibi birçok şehre gittik. Yurdumuzu ve yurdumuzun gerçeklerini o yaşlarda tanımaya başladık. Okul yılları dendiğinde derslere ilişkin bilgilerin gelip geçtiğini ama hayata ilişkin verilen bilgilerinse kalıcı olduğunu görüyorum. Örneğin tarih öğretmenimiz Kemal Bey (Şeker Kemal) Karlofça Antlaşması’nın tarihini unutmamızda hiçbir sakınca olmadığını ama annelik üzerine okulda öğrendiğimiz bilgilerin kalıcı olması gerektiğini söylerdi. Bir de çok korku duyduğumuz biyoloji öğretmenimiz Samiye Hanım ve tarih öğretmenimiz Fikret Hanım vardı. Ben onlar sayesinde korku duyduğum hiçbir şeye saygı duymamayı öğrendim. Saygı duymak için sevginin gerekli olduğunu da yine o yıllarda öğrendim. Okul yılları deyince derslerden çok drama kulübü, tiyatro kulübü, okul temsilleri, gazete kulübü, okul gazetesi çıkartmak, edebiyat kulübü, modern dans kulübü, müzik kulübü, voleybol-basket takımı, atletizm yarışmaları, kahramanlık günleri geliyor aklıma. Onlar hayatımın en unutulmaz anlarıdır. Tiyatro kulübünde sürekli sahneye çıkardım ve bizim ayarımızda İngilizce konuşan okul olmadığı ve uzun boylu olduğumiçin hep erkek rollerini ben oynardım, çok keyifliydi.

Kolej sonrası Fransa’ya gittiniz. Biraz da o yıllardan söz eder misiniz?

ACI’dan sonra Paris’te Yüksek Gazetecilik Okulu’nu bitirdim ve aynı zamanda Sorbonne’da Tiyatro Araştırmaları Bölümü’ne devam ettim. Her iki okulda da çok değerli hocalar vardı ve bana büyük katkıları oldu. Yedi-sekiz yıldır Paris’te olup da tek kelime Fransızca konuşamayan Türk öğrencileri görünce çok şaşırdım. O yüzden kendimi Fransızca öğrenmeye ve okuldaki derslere verdim. Okuldaki sınıf arkadaşlarım çok donanımlıydı ve benden kat kat daha iyi eğitim almışlardı. Müthiş bir komplekse kapıldım ve onlara yetişebilmek için sadece okudum ve çalıştım. Oysa hayattan çok keyif alan, dans etmesini seven bir insanım. Ama Paris’te geçirdiğim üç yıl boyunca ne bir diskoya ne de bir gece kulübüne gittim. En büyük eğlencem konferans, konser, tiyatro, sinemaydı. O yıllarda Paris, 68’e hazırlanıyordu. Paris’teki bu politik iklim de beni çok etkiledi. Özgürlük, eşitlik ve dayanışma, vazgeçemediğim ilkeler oldu…

Yazmaya ne zaman başladınız?

Paris’te başladım. Paris kahvelerinde vakit geçirmeyip sürekli ders çalıştığımdan dolayı çok yalnızdım. O yüzden yazmaya başladım. Kendimi, yazarak daha iyi ifade edebildiğimi böylelikle keşfettim.

Kadınların bağımsızlığına özel bir önem veriyorsunuz. Ülkemizdeki kadın hareketinin de önemli isimlerinden birisiniz. Bu duyarlılık ne zaman ve nasıl oluştu?

Bu duyarlılık çok genç yaşlarda oluştu. Birbirine deli gibi aşık annem ve babam vardı. Gelin görün ki, babam işe giderken, annem onu geçirirken “Semih, eve para bırakır mısın?” derdi ve ben çocuk halimle buna bozulurdum. Ortada bir haksızlık vardı. Kararımı o zaman verdim. Ben kimseden para istemeyecek, kendim para kazanacaktım…. Babamı 17 yaşındayken kaybettim. Annem, hem annem hem babam hem de hayattaki en yakın arkadaşımdı. Milliyet’ten kovulma sürecinin hemen ardından annemi kaybettim. Bazen “Acaba benim üzüntüm mü onu bu kadar çok üzdü de hastalandı?” derim.

Sizce Türkiye’nin kültür–sanat alanında dünyadaki yeri nedir?

Türkiye’nin dünyada sinemadan müziğe, tiyatrodan modern dansa, plastik sanatlara kadar birçok alanda önemli yeri var. Bence bu durumun en farkında olmayan ülke ise Türkiye. Bugün Almanya’da Fazıl Say’a ilişkin Türkiye’den çok daha fazla yayın yapılıyor. Aynı şey Orhan Pamuk ve diğer birçok sanatçımız için de geçerli.

Peki, ülkemizin bu değerlerine neden bu kadar uzak duruyor, onları yeteri kadar sahiplenemiyoruz?

Ben medyamızın bu konuda görevini yeteri kadar yaptığına ve sorumluluklarını yerine getirdiğine inanmıyorum. Sanat eleştirisi bence çok yetersiz. Popüler ve magazinsel sanat olayları ön plana çıkartılıyor. Daha doğrusu ucuz, kolay ve yoz olan yüceltiliyor. Her olay sansasyon ve magazin haberlerine alet ediliyor… Ancak sanatçılar dünyasında da yanlışlar yok değil! Birçok sanatçı, şan-şöhret uğruna gereksiz medyatik ilişkilere giriyor; yaptıkları işten ve ürettiklerinden çok kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Birçok sanatçı, kültür-sanat yayınlarını kendileriyle ilgili bir haber ya da yazı çıktıysa takip ediyor. Her şey reyting uğruna yapılır oldu!

Bu magazin ortamından kurtulmanın ve gerçek değerlerimizi tanımanın bir yolu yok mu?

Elbette var. Özellikle internet siteleri bu anlamda çok değerli. İnternet ciddi bir olanak. Birçok internet sitesinde gerçek sanatçı ve sanatseverler, klasik müzikten plastik sanatlara birçok alanda çok düzeyli paylaşımlarda bulunuyor, tartışmalar yapıyorlar. Buralardaki tartışmalar, gazetelerde okuduklarımızdan çok daha değerli ve verimli. Bu alandaki kaliteyi daha da artırabilmek için sanatçıların ve kurumların sağlam bir duruşu olmalı: “Benden söz edilsin de nasıl olursa olsun anlayışı”na artık son verilmeli. Türkiye’de kimse kimseye hak ettiği değeri vermiyor. Ben Leyla Gencer’in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu Türkiye’deyken değil Paris’teyken öğrendim. Türkiye’de başarılı bir insanı ve yaratıcılığı yok etmek için her şey yapılıyor.

Nasıl bu döngüden çıkacağız?

Bu döngüden çıkmak için ciddi kültür politikaları ve eğitim gerekli. Maalesef bizde ikisi de yok. İstanbul kültür başkenti ama opera ve bale sergileyebilecek bir mekanı bile yok. Bence bu durum biraz da iktidarlardan kaynaklanıyor. Onların böyle bir gereksinimi yok.

Çok uzun süre Milliyet Sanat gibi hepimizi büyüten, besleyen bir kurumun başındaydınız. Yeniden öyle bir şey yapacak olsanız nasıl yaparsınız?

Milliyet Sanat, çok yaygın ve derinliği olan bir dergiydi. Bugün belki daha az yaygın ama çok daha fazla derinliği olan bir yayın daha etkili olur sanırım. Milliyet Sanat’ın ilgi alanı çok genişti ve yenilikçiydi. Unutmuyorum ilk sibernetikten söz ettiğimiz vakit Kars’tan “Sibernetik üzerine daha çok yazı yazın” diye mektup almıştık. Yurdun her köşesinden mektuplar geliyordu… Bugün ben nereye gidersem “Ben şu kasabada şu köyde öğretmendim. Gençleri sizin dergilerinizle yetiştirdik, sizin derginizle büyüdük” lafını duyarım hâlâ. Sanat ve kültür, insana yapılan yatırımdır. Bugün makinelere yatırım yapılıyor; insan, o kadar önemsenmiyor. Bu zihniyet, “köşeyi dönme” zihniyetidir. Böyle giderse yakın bir süre sonra demokrasiye de gerek olmadığı söylenebilir. Ama ben yine de çok umutluyum. Kendi yaşıtlarımla görüştüğümde çoğu zaman “eyvah” diyorum ama gençlerle görüştüğümde içim umut doluyor. Bireysel özellikleri gelişkin ama asla bencil olmayan toplumsal duyarlılığı yüksek gençler yetişiyor. Gençlerimizden yana çok umutluyum.

Çok değişik tarzlarda ve çok değişik konularda ürünler veriyorsunuz. Konu ve tarz seçimini neye göre yapıyorsunuz. Yazdıklarınızı daha sonra okuduğunuzda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımı eksik ve yetersiz görüyorum. Her seferinde “Hay Allah! Bunu daha iyi   yazabilirdim” diyorum. Türler arasında da belli bir seçimim yok. İçimde duymadan, yüreğimde hissetmeden hiçbir şey yazamıyorum. Konu, beni adeta midemden kavrıyor ve kendini yazdırıyor. “Şimdi ne yazayım?” diye hiçbir zaman oturmadım masanın başına. Konu, karşıma geldiğinde ve beni kavradığında yazmak zorunda kalıyorum: “Yazmazsam öleceğim” duygusunu yaşıyorum. Mesela Leyla Gencer’in hayatı ve Reha İsvan’ın hapishane anıları beni çok etkiledi. Bunlardan herkesin haberdar olabilmesi için oturup yazdım. Her şeyi ben yazmak istemiyorum, ama yazılmadığını görünce de o işi kendime görev ediniyor ve yazıyorum. Kadın Olmak kitabında tam da bunu yaşadım: Kadın konusunda dünyada neler olduğuna dair birçok bilgi, belge ve iki bavul malzemeyle Türkiye’ye döndüğümde Tüm bu malzemeleri birilerine vermeyi ve onların böylesi bir kitap ortaya çıkarmalarını çok istedim. Ama olmadı, oturup kendim yazdım. Tiyatro eleştirilerimi de çok önemsiyorum. Çünkü tiyatro eleştiriyle gelişen bir sanat.

Yeni projeleriniz neler?

Cumhuriyet Yayınları’ndan O Güzel İnsanlar adlı son kitabımı okurlar çok sevdi. O kitapta bu ülkede yaşamış ve benim yakın dostlarım olan sonsuz sevgi ve saygı duyduğum 30 insanı anlatıyordum. Şimdi onun devamını yazıyorum. Anlatmak istediğim birçok “güzel insan” daha var. Onları başka bir kitapta bir araya getirmeyi düşünüyorum. Diğeriyse torunlarıma bırakmak istediğim bir kültür kitabı. “Bu ülke benim” diyebilmeleri, bu ülkeye karşı sorumluluk duyabilmeleri için bu ülkenin kültürünü A’dan Z’ye çok iyi bilmeleri gerekir. İşte onlara böyle bir kitap hazırlamaya çalışıyorum.

Fazıl Hüsnü’den Zeynep Oral’a

Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Ben ölünce Zeynep Oral benim için çok güzel bir şey yazar. Ben onun ölümünü göremem, en iyisi ben şimdiden yazayım” diyerek Zeynep Oral için ‘Sarı Ağıt’ı yazmış:

 Sarı Ağıt

Çok büyük bir kuş vardır

Uçar yeryüzü ile güneş arasında

Çok büyük sarıdır o

Sarı bir evren yaratır o

Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde

Uzakdoğu onun

Paris tiyatroları onun

Venedik’teki sandallar onun

Almanya’da

Rusya’da

En güzel filmler onun

Sanat uzun yaşamak kısa derler ya

Hepsinin ötesindeki yazılar onun

Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır

Dudaklarımızla ellerimiz arasında

Çok derin bir uzunluktur o

Kımıldar topraktaki yeşille o

Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında

Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek

Hayır ölmezdi ki o geçerdi.

Okumaya devam et

İki Müze Ev

Biyografik romanlar okumayı, filmler seyretmeyi hep çok sevmişimdir, bunlar sevdiğim yazarlar, sanatçılar olursa daha da ilginç oluyor, benim için. Peki ya evlerine gitmek o da çok heyacanlandırıyor. ernest-hemingway_5935 İki senedir tesadüf bu ya Haziran ayının ilk haftasında, iki çok ünlü yazarın evini görme ve fotoğraflama şansım oldu. Sizlerle de paylaşmak istedim. Gerisini sizlere, sizin hayal dünyanıza  bırakdım. Bir nefeslik  olsun farklı dünyalara dalalım dedim.Önce Key West’de Ernest Hemingway’in evi sonra Burgazada ‘da Sait Faik Abasıyanık’ın evi.

İkisinin de çok ortak özellikleri var.İki ev de bahçeli,aynı dönemlerde yaşanmış, denize yakın, sakin, özellikle yazları yaşanan, sade iç açıcı benzer büyüklükte ve konumda  ada evi.

slide_294799_2409787_free(pp_w720_h478)

Florida Key West’teki evde Hemingway 1931-1940 yılları arasında, içlerinde ünlü konuklarının da  bulunduğu geniş arkadaş çevresiyle birlikte yaşamış.

IMGP0609

IMGP0607

1850′lerde inşa edilen kireçtaşı  evi, ikinci eşi Pauline ile dekore eden Hemingway’in, ünlü altı parmaklı kedisi Snowball’da bu evde yaşamış.4818682058_e47341bf34_z

Florida, Key West’teki, ünlü yazarın evinde, eşyaları,  ve kedileri, ziyaretçiler için olduğu gibi korunuyor.  Hemingway Evi’nde, kedisi Snowball’un günümüzdeki ailesi, yaklaşık elli tane kedi  özgürce yaşıyor.Kedilerin hepsi de, Ernest Hemingway’e bir geminin kaptanı tarafından hediye olarak verilen Snowball’un torunları. Çoğu polidaktil, yani altı parmaklı. Müzenin sitesinde sayfaları da var. Yazarın çalışma odası, yemek odası, yatak odası, yaşam bölümü, mutfak, tüm kullanılan eşyalar, fotoğraflar, tablolar,bahçe, havuz, ofis olarak kullanıldığı bölüm hepsi hala yaşanılıyor gibi.

IMGP0606

IMGP0611Ünlü yazarın, çok çalkantılı filmlere kitaplara konu olan bir yaşam öyküsü var. Bir dönem yaşadığı evi ise çok sakin huzur dolu gibi gözüküyor. Ama müze evi gezerken, bildikleriniz, okuduklarınız fotoğraflar sizi o günlere götürüyor, hayallerinizi delicesine çalıştırıyor. Ben gezerken çok ilgi ve heyacan duydum. Key West’e giderseniz mutlaka uğrayın derim.

Aşağıda  yazarın hayatını ekledim.

Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazada’daki evini bir sonraki yazımda  anlatacağım.


Okumaya devam et

Beyaz Yakalı Girişimci

 Fatmanur Erdoğan çok severek takip ettiğim Kariyer Yolculuğu blogunun yazarı, bir kitap yazdı. BEYAZ YAKALI GİRİŞİMCİ-Girişimci Hayata Yumuşak Geçiş

Fatmanur Erdoğan’ı yazılarından  beğeniyorum, okuyorum, takip ediyorum. Kitabının  çıktığını ve de girişimciler için yazdığını görünce, hemen alıp okumak sizlerle de paylaşmak istedim. Sevgili Fatmanur’u bugüne kadar hakkında çıkan yazılarla ve özellikle blogunda yazdığı yazılarıyla tanıyorum. Size de onu; ilgili birkaç yazıyı, görseli paylaşarak anlatmak istedim. Girişimciler için çok faydalı olduğunu düşündüğüm kitabını da yine hakkında çıkan yazılarla paylaşmak istedim. Bu güne kadar sizlerle paylaştığım girişimcilik hikayelerinde kitapta anlatılan tavsiye edilen örnekler hep var.Fatmanur çok doğru ve değerli tespitler yapmış.Kitapta  da toplu bir bakış açısıyla anlatmış, size hangisi uyarsa.Karar sizin.

fatmanur-erdoganFatmanur Erdoğan Hakkında

Fatmanur ErdoğanTürkiye’nin ilk kariyer ve yönetim blogunun kurucusudur. 

Hürriyet Daily News gazetesinde girişimcilik üzerine yazdığı köşe yazılarıyla girişimci ruha sahip olanların başarıyla yükselmelerine destek olmayı amaçladı.

Kariyerine Norveç’te Norsk Hydro Agri International’da başladı. Singapur’da FMCG sektöründe çalıştıktan sonra, uzun yıllar ABD’nin Kaliforniya eyaletinde, University of California, Santa Barbara Extension’ın global pazarlama stratejilerine yön verdi. Pazarlama alanındaki çalışmalarıyla Ventura County, California Addy Awards gümüş ödülüne layık görüldü. Pacific Coast Business Times tarafından ‘40Under40’ genç girişimci lider ödülünü kazandı.

Yurtdışında 10 yıl yaşadıktan sonra, BSH Bosch ve Siemens Ev Aletleri şirketinin kurumsal iletişim departmanını kurdu ve yönetti. Abdi İbrahim İlaç Sanayii’nin kurumsal sosyal sorumluluk süreç tasarım çalışmalarını başlattı. The Coca-Cola Company’nin 91 ülkeden oluşan Coca-Cola Avrasya ve Afrika Grubu’nun kurumsal ilişkiler ve sürdürülebilir gelişim stratejilerinin oluşturulmasında etkin bir rol aldı.

Girişimci bir yönetici olan Fatmanur Erdoğan, Uludağ Üniversitesi’nde İşletme okudu; University of California, Santa Barbara’da Pazarlama, Grafik ve Web Tasarım programlarını tamamladı; Yorkville University’de Psikolojik Rehberlik ve Danışmanlık üzerine yüksek lisans yaptı. Erdoğan, Yeditepe Üniversitesi MBA Programında “İnovasyon İçin Kurumsal Kültürler ve Liderlik” dersi vermektedir.

indir (3)Beyaz yakalıdan girişimci olur mu?

Hazırda işiniz varken, düzeninizi oturtmuşken, geliriniz belliyken girişimci hayata geçmeyi düşünür müydünüz? Birçok kişi bu rahatlığı ve garantili durumu bırakmak istemiyor. Fakat bazıları da kurumsal hayatı devam ederken hep yapmak istediği işi yapabilmek için can atıyor. Bir yandan şirket diğer yandan yepyeni bir iş alanı… İkisi nasıl yürüyecek? Fatmanur Erdoğan, Beyaz Yakalı Girişimci adlı kitabında girişimciliğe heveslenen beyaz yakalılara tavsiyelerde bulunuyor.

Beyaz yakalı girişimci, eğitimi olan, iyi şirketlerde kariyer yapmış, başarılı, bir yandan da girişimci ruha sahip kişilere deniyor. Sayıları da git gide artıyor. Hazırda bir işi, düzeni varken bir girişimde bulunmak cesaret istiyor. Şu anda yaptığı işi bırakmasa bile girişimine zaman ayırması gerekecek. İşin tutup tutmayacağı batıp batmayacağı da kesin değilken neden böyle bir şey yapılsın? kariyeryolculugu.com’un kurucusu ve Beyaz Yakalı Girişimci kitabının yazarı Fatmanur Erdoğan bunu şöyle açıklıyor: “Beyaz Yakalı Girişimcilerin aklında hep bir gün kendi işlerini yapmak oluyor. Bazıları aile ve çevrenin baskısıyla başka şirketlerde çalışan ama arayışları daim olan kişiler oluyor. Bazıları için elde ettikleri deneyim artık onları tatmin etmiyor ve daha çok üretken olabilecekleri bir kariyer arayışı içinde oluyorlar. Diğer bir sebebi şirketlerin hiyerarşik yapıları, kuralcı yaklaşımları, ya benim düzenime uyarsın ya da gidersin tarzı liderlik anlayışları sayılabilir.”

İnsanların saygı gösterdiği bir kariyerden sonra bilinmeyen bir alanda ilerlemeye çalışmak cesaret işi. Özellikle de ilk yıllarda. Girişimcinin kendini kabul ettirmesi ve ürününü, hizmetini satması ilk yıllarda zor oluyor. Tanınırlık, güvenilirlik gerekiyor. Referans işler birikene kadar kapıların yüzünüze kapanmasına da hazırlıklı olmak gerekiyor. Eğer tek başınaysanız daha rahat hareket edebiliyorsunuz. Ama bir aileniz varsa onlar da yeni kariyerinizden etkileniyor. Düzenli bir gelirden vazgeçiyorsunuz. Genellikle yatırımı geri alabilmenin iki seneyi bulduğunu belirten Erdoğan, bunun en az iki sene alışık olunan hayattan mahrum kalınması anlamına geldiğini söylüyor.

57 (1)Üçüncü denemede başarılı oluyorlar

Kurulu düzeni bırakmak zor. Bu nedenle beyaz yakalıların büyük bir kısmı böyle bir değişime gitmiyor. Uluslararası bir şirkette çalışıyorsanız, sizinle iş yapmak isteyen çok kişi oluyor. Sadece şirket ismi nedeniyle sizinle temas kurmak istiyorlar. Girişimciliğe geçiş yapıldığında ilgi azalıyor. Bu da 20 yılını büyük şirketlerde geçirmiş beyaz yakalılar için zor bir süreç. İtibarını ve gücü kendinizden almamaya alışmışsanız, süreciniz daha da zorlaşır diyen Erdoğan, beyaz yakalı girişimcilerin bir müddet gelir kaybı yaşamayı da göze alabildiğini söylüyor. Yıllarca maaşı zamanında yatanlar için dengesiz bir hayata geçmek büyük sıkıntı. Kararınızı verdiniz, girişimci olacaksınız. Ölçtünüz, biçtiniz ve bir şekilde işe başladınız. Her şey istediğiniz gibi gitmeyebilir. Erdoğan, istatistiklere göre, girişimcilerin genellikle 3. iş denemelerinde istedikleri başarıyı elde ettiklerini söylüyor. Bir kısmı da bu işin onlara göre olmadığını tecrübe ederek farkediyor. Hiç denememektense, deneyimlemeyi tercih ediyor. Bunun çok önemli bir özellik olduğunu belirten Erdoğan, günümüzde işinden, iş yerinden ve yöneticisinden memnun olmayan çalışanların sayısı yüksek olduğunu söylüyor. Bu kişilerin çoğu da hayal kuruyor fakat aksiyon alamıyor. Bir kısmı da cesaret ediyor ve iş istediği gibi gitmese bile, bu tecrübe onu profesyonel hayatında daha başarılı yapıyor.

Girişimcilik işsiz olmakla eşdeğer

Bir yandan iş bir yandan binbir zorlukla ilerletmeye çalıştığınız girişiminiz… Bu dönemde çalıştığınız kurumun tutumu önemli. Bazı girişimcilerin bu süreçte şirket hedefiyle kendi hedefleri örtüşmediği için kurumsal hayatı bıraktığını belirten Erdoğan, çevik şirketlerin zaten bu kişilerin hedeflerine ulaşabilmeleri için destek olduklarını söylüyor.

Girişiminizi yaptınız, hatta biraz da yol aldınız. Fakat sıkıntılar bitmiyor. Profesyoneller için en önemli sıkıntılardan birinin girişimciliğin işsiz olmakla eşdeğer olması diyen Erdoğan, bu durumun beyaz yakalı girişimcinin kendini yeni işinde kabul ettirene kadar devam ettiğini söylüyor. Ancak o zaman sosyal baskıdan kurtulabiliyorlar. İnternet girişiminde bulunanların işi daha zor. Evde laptop’unuzda iş yapıyorsanız, vay halinize. Yazık çocuğa, gül gibi işini bıraktı diye düşünülüyor. Fiziksel bir dükkanınız da yoksa, ne iş yaptığınızı anlatmak zor. Çevreden gelen eleştirilere dayanmanın en iyi yolu da halinizden anlayan kişilerle, yani girişimcilerle vakit geçirmek.

Türkiye’den örnekler

Türkiye’de de beyaz yakalı girişimciler var. Erdoğan bunlara örnekler veriyor: Özüm Sönmezalp, Türkiye’nin prestijli bir kurumunda, iyi bir konumda çalışırken ayrılıp daha önce bu alanda deneyimi olan Kemal Gürer ile birlikte Burger House’ı kuruyor. Türk markası olan bu girişim, uluslararası alanlara da açılıyor. İngiltere’de şube açtılar ve şimdi planları arasında Güney Afrika’da 5 şube açma planları bulunuyor.

Diğer bir girişimci Fiba Holding’in kurucusu Hüsnü Özyeğin. Yapı Kredi Bankası’nda üst düzey bir pozisyondan ayrılıp, kendi şirketini kurdu. Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik alanında yaptığı çalışmalarla öne çıkıyor.

trendyol.com kurucuları da Beyaz Yakalı Girişimcilere iyi bir örnek. Kurucularından Demet Mutlu, başarılı bir eğitim hayatı arkasından, memur olarak bir şirkette çalışmaktansa, start up girişiminde bulunmayı tercih ediyor. Belli bir kurumda unvan almak için koşturmak yerine tutkusunun ve ideallerinin peşinden koşuyor. Harvard’dan mezun olup ismi bilinmeyen bir şirket kurmak da büyük cesaret, özgüven ve öngörü gerektirir. CFO’su Mehmet Akgün, Amazon.com’da finans müdürüyken, Türkiye’de bir start-up a CFO olarak katılıyor. Kısaca Beyaz Yakalı Girişimci, kendi tutkuları doğrultusunda hareket edebilme cesaretine sahip, girişimci ruha ve davranışa sahip, eğitimli, başarılı, çok meraklı ve potansiyeli yüksek olan dinamik bireylerden oluşuyor.

posta-gazetesi-fatmanur-erdoganGirişimciliğe geçişte tavsiyeler

-Halihazırda çalıştığınız bir şirket varsa ve kendi işinizi yapma hayaliyle tutuşuyorsanız, keskin bir geçiş yerine kademeli geçişi deneyin. Şu an X şirketinde gıda ürünleri satan bir pazarlama direktörüyseniz ve ticarete atılmak istiyorsanız, evinizden küçük adımlarla ticarete atılmanız ya da ticaret yapan bir tanıdığınızla birlikte bir müddet hareket etmeniz faydalı olur.

– Yaptığınız işten farklı bir alana geçecekseniz, o alanı tanımak, networkünüzü kurmak için zaman geçirin. Yeni bir alan hakkında öğrenmeniz gereken çok detay olacaktır.

-Eğer girişiminiz aynı sektörde olursa, networkünüz sağlam, bilgi ve tecrübeniz de kuvvetli olacağından geçişiniz yumuşak olacaktır.

-Aileniz ve sorumluluklarınız yüksekse, onlarla fikirlerinizi paylaşın. Girişimci hayat, stabil memur hayatından farklıdır. Aileniz de sizinle birlikte durumdan etkileneceği için, onların da hazır olması ve sizi desteklemesi yararlıdır.

-Finansal olarak yüklü girişimde bulunacaksanız, kaynaklarınızı iyi planlayın.                         Yukarıdaki güzel yazıyı  Hürriyet İK dan Zeynep Mengi’den aldım. zmengi@hurriyet.com.tr

ELLE-COVER-STORY-FATMANUR-ERDOGAN-155_156_ELLE150Kitap Hakkında Yorumlar

“Girişimciliği ve girişimcilerin deneyimlerini akıcı bir anlatımla gözler önüne seriyor. Girişimci bir hayatın size göre olup olmadığını keşfetmenizi sağlayacak etkili bir kitap. Girişimciliğe gönül vermiş herkesin girişimci hayata adım atmadan önce Fatmanur’un bu kitabını okuması gerekir.

-Norbert Klein, CEO, BSH Bosch ve Siemens Ev Aletleri A.Ş. Turkey

“Girişimciliği tanımlamak çok kolay değil. Belki en yakın ve açıklayıcı olanı “girişimciliği” bir ruh hali olarak tarif etmek. Fatmanur Erdoğan’ın yakaladığı ve aslında hazırladığı bu kitabı farklı kılan da buradaki yaklaşımı. Psikolojik olarak girişimciliğe yaklaşım ile aslında Erdoğan, bir yaşam biçimini anlatıyor. Bu açıdan içerik olarak Türkiye’de alanındaki en ilgi çekici çalışmalardan biridir. Kitapta sizi başarıya götürecek ‘girişimcilik ruh hallerini’ bulmak mümkün. Yapay formüller yerine, kendi girişimci ruh hallerinizi keşfederek ilerlemenin yolu açıklanırken, girişimcilik alında dünyaca tanınmış isimlerden örnekler ve sözler, anlatılan yaklaşımları renkli kılıyor.”

-Volkan Akı, Turkish Time, Genel Yayın Yönetmeni

61“Girişimcilik üzerine yazılmış ilham verici, çok değerli bir kitap. Fatmanur Erdoğan, bizlere yeni ürün ve hizmetler geliştirebilmek için yaratıcı ruhumuzu kullanma yöntemlerini, inovasyon için keşif yollarını gösteriyor. Merak duygunuzu harekete geçirmeye ve cesaretinizi bulmaya destek oluyor. Fikirlerinizin akması ve başarıyla sonuçlanan girişimlere imza atmanız için gereken gücü size kazandırıyor. Merakınızı cezbettiren başarı örnekleri ve yüksek tempolu anlatımıyla girişimcilik yolculuğundakilerin başucu kitabı.”

-Nancy Overholt, Direktör, Institute of International Education, USA

“Fatmanur öyle güzel biriktirmişsin ki hepimizin iş hayatındaki keşkelerimizi, iyi ki yapmışımlarımızı, yine olsa acaba öyle mi davranırdımlarını… Uzun zamandır birbirine çok benzeyen kişisel gelişim kitaplarının girişimcilik alanındaki boşluğunu dolduracak bir kitap olmuş. Yirmili yaşlarının başlarındaki her Türk gencine bu kitabı okutabilmeyi öyle isterdim ki… Bu durumda kitabı elinde tutan ve bu yazıyı okuyanlardan ricacı olayım; mümkün olduğunca fazla kişiye hediye ederek okumalarını sağlayalım. Emin olduğum ise, bu kitapta okudukları sayesinde hayatında önemli kararlar alacak birçok kişi için bir başucu kitabı değil, başının tacı kitabı olacak…”

-Mustafa Demiralay, Yeşim Tekstil Üretim Direktörü

Mustafa Demiray’a ben de katılıyorum. Optimist Yayınlarından çıkan bu çok güzel kitabı çevremde ki gençlere tavsiye etmekten, hediye etmekten çok mutlu oluyorum.

Kaşmir Yolu

Sevgili Ayşen Zamanpur‘un kitabının çıktığını duyar duymaz hemen alıp okumak istedim. Ben hep bir kaç kitap, hatta bir çok kitabı; bir arada okuyanlardanım.Hızlı da okumam, döne, döne, evire çevire okurum.Ama Kaşmir Yolu’nda bunların hiçbiri olmadı. Tek kitaba odaklandım, elimden bırakamadım, benim için olabilecek en hızlı şekilde okudum.

602406_10151135382282689_1818782615_n

Sevgili Ayşen kitabına “Bu benim ilk ve son romanım” diye başlıyor. Temennim devamı olsun.Doğan Kitapdan çıkan bu çok güzel roman aynı zamanda harika bir yol gösterici kitap özelliği taşıyor.Girişimciler için çok değerli referans kitap, biyografi, anı, yaşam öyküsü ve roman hepsinden var.Sevgili Ayşen kitabı okumaya başlarken bir sözleşme yapalım, diyor, beğenmediğiniz yerleri atlayın, ama sevdiklerinizin altını çizin. Öyle istemese böyle güzel bir kitabı çizmeye kıyamazdım, ama o isteyince keyifle çizerek okudum.Sizlerle  paylaşmaya gelince mümkün değil, baştan sona her sayfadan her bölümden çok keyif aldım.Sizlere de yapacağım en yararlı paylaşım alın ve okuyun demek. Ama izin verirse Ayhan Hanım bölümünü paylaşmayı çok isterim.

Bir bayram günü dedesinin bahçesinde ki koyunu severken yıllar sonra keçilerin peşinden koşacağını hiç bilmiyordu. 

319787_10150848748997689_1758330234_n

Doğan Kitabın tanıtımında;Kaşmir Yolu çok güzel özetlenmiş. Ben de aynen aldım.

Türkiye’den İç Moğolistan’a uzanan bir tutku yolculuğu…
Silk&Cashmere’in hikâyesi… “Dünyayı fetheden
kaşmirci”nin… Projelendirilmiş bir tutkunun hikâyesi…
20 yıl…163 mağaza ve corner… 26 ülke…
Kaşmir ve ipeğin peşinde kat edilen binlerce kilometre…

Kaşmir Yolu…

Aynı zamanda bir annenin hikâyesi…
Bir genç kızın düşlerinin adım adım gerçeğe dönüşmesinin…
Bir iş kadınının umutlarının ve hayal kırıklıklarının
hikâyesi…
“İçimizden biri”nin tutkuyla bir marka yaratma, düşlerini
gerçeğe dönüştürme macerası…
Ayşen Zamanpur’un eşsiz yaşam öyküsü ve muhteşem
girişimcilik başarısı…

149429_10150857759907689_860133724_n

Sevgili Ayşen ile Kagider’le ilk katıldığım yıl bir bankanın davetlisi olarak katıldığımız yemekte tanışmıştık.                                                                                                                        Hemen ne kadar “fırlama çıkıntı, arkadaş canlısı, komik, deli pot, biraz anarşist, kural dinlemez, asi” olduğunu anlamıştım, demiyorum tabii. Ama o kendini böyle anlatıyor. O günden  benim aklımda kalan ise farklı, asi ruhlu,komik ve çok renkli olduğu. Bu çok özel, ve çok başarılı kadını katıldığı panellerde defalarca keyifle dinledim. Kitabında çok yer verdiği sevgili  ekibi ve eşi ile ofislerinde  tanışma fırsatım oldu.Her zaman mağazalarının hem kendim, hem hediyelerim, için müşterisi takipçisi oldum.

31015_10151109794912689_566644808_n

Kaşmir Yolu, hem girişimcilere, hem de bir başarı öyküsü okumak isteyenlere, hem hepimize hitap ediyor. Bu kez yazar kimliği ile karşımızda olan Ayşen Zamanpur da yapıtını bir
anı ya da iş dünyası kitabı olarak tanımlamak yerine, “bu
benim ilk ve son romanım” diyerek bir ipucu veriyor
okurlara…
Zamanpur kitabıyla ilgili olarak şunları dile getiriyor;
“Silk&Cashmere’in öyküsünü yani Kaşmir Yolu’nu anlatmak
için, sınırsız bir istek duydum yıllardır. Öylesine gerçek, o
kadar keyifli, o kadar tutku dolu bir öykü ki, belki sadece
bilimsel gerçeklere dayandırıp bir referans kitap
yazabilecekken, üstelik eğitimini aldığım bir konu olduğu için
bunu daha iyi yapabileceğimi bilirken, açıkçası, öylesi bir
roman içime sinmedi.
Hâlâ başkahramanlarından biri olduğum bu cânım öyküyü, şimdi pek çok
konuşmamda yaptığım gibi, ‘Madde 1: Girişimciliğe giriş’, ‘Madde 2: Nasıl marka
olunur?’, ‘Madde 3: Çin’de yatırım yapmanın zorlukları’ gibi sıralamak, benim ve
tüm ekibimizin yaşadıklarını böylesine azımsamak, kategorize etmek, büyük
haksızlık olur diye düşündüm. Kendime, markamıza emek veren herkese, saf
kaşmire, saf ipeğe, hatta o güzel yumuşacık keçilerimize haksızlık yapmak
istemedim. Gözümü kararttım.”

292616_10150853851187689_1442470990_n
Silk&Cashmere’in öyküsünde baş kahraman kendisi olsa da, yanında güçlü bir
ekip olmadan tüm bu başarıların gerçekleşmeyeceğinin altını çiziyor Zamanpur;
“Aslında bir romanda/uzun hikâyede olması gereken tüm unsurları içeriyor bizim
öykümüz. Bizim diyorum, çünkü biliyorum ki, ben şu anda rahat odamda bu
satırları yazarken yüzlerce kişi ter içinde markamız için çalışıyor. İç Moğolistan’da
ortak olduğumuz fabrikada, çekik gözlü Ming, gözünü kazağın yakasına dikmiş,
bizim detaylı kriterlerimize göre kalite kontrolü yapıyor. Barselona bayimiz Jose bir
alıcıya İspanyolca kaşmiri anlatıyor. Akmerkez mağazamızda Nurten kasa alırken,
Barış da bir müşterimize paket yapıyor. Tasarım ekibimiz baş başa vermiş, gelecek
seneki koleksiyon için katalog karıştırıyor ya da yüzü aşkın tonu olan pembelerden
pembe beğeniyor. Bu öykü benim, bu öykü bizim, hepimizin… Hadi gelin benimle
20 yıldır nefes nefese yürüdüğümüz kaşmir yolunun gizemli ve tutku dolu
yolculuğunu sizler de yaşayın.

304332_10151059590457689_1538220059_nUzun zamandır bu kadar keyifli roman  okumamıştım, ayrıca tüm girişimci adaylarına ve girişimcilere özellikle tavsiye edebileceğim, bir kitap.Çok keyifle bir solukta okudum, ama hemen yazamadım, şimdi yazarken tekrar okumak istediğimi hissettim. Bunun için bu ara yanımda taşıyacağım kesin.

Yazar HakkındaÖnce anne sonra her şeyim…
Robert Kolej, Boğaziçi Üniversitesi, Şişecam Planlama, Benetton bayiliği ve son
yirmi yıldır Silk&Cashmere!…
Çook uzun zamanadır evli…
Yasemin ve Ferhat’ın annesi…
Yeter bence tüm bu sözler beni tanımlamak içincontent_pic1Sevgili Ayşen seni tanıdığım için çok mutluyum, romanından çok keyif aldım,bütün başarılarınla çok gurur duyuyorum.Tüm dünyada çok değerli bir marka ve iş oluşturdun, hepimizin gururusun.Bu müthiş hikayeyi, öyküyü o kadar güzel anlatmışsın ki, çok güzel bir roman olduğu kadar,  çok değerli bir belge, yol gösterici olmuş, sevgiler, sevgiler…

İshak Alaton Gençlerle

Genç Kagider düzenledi, İshak Bey kırmadı, vakit ayırdı, geldi. Sevgili arkadaşımız, üyemiz Leyla Alaton da hem babasının, hem bizlerin, hem gençlerin yanında oldu.

İshak Alaton, çok değer verdiğim bir iş adamı. Üzeyir beyle olan ortaklığını ise her zaman beğeni ile  takip ettim , ve benim için çok güzel  örnek teşkil etti. Ayrıca çok şanslıyım ki, çok özel insan Leyla Alaton ile de Kagider’e ilk geldiğim günde, ilk kahvaltı toplantısında, tanıştım. Tanıdıkça da , farklı dünya görüşünü, özel yapısını, esprili,çoşkulu hallerini, açıksözlülüğünü, her beraberliğimizde daha da farkederek, yaşayarak, daha da fazla  beğendim, sevdim.

Genç Kagider ve Kagiderin düzenlediği  kahvaltı sohbeti beklenen, umut edilen enerjiyle başladı, daha da yükselen bir enerjiyle devam etti. Sonra soru cevapları, baba kızın tatlı atışmalarını, esprilerini çok ilgiyle izledik,dinledik,Sevgili Leyla babasının konuşmasını sürekli tweetledi.                                                                                                                                         Ben de çıktığı günden beri okumak istediğim Lüzümlu Adam kitabını aldım, imzalattım, ve de hemen okumaya başladım. Aslında çok hızlı okuyanlardan değilim, döne döne, sindire, sindire okuyanlardanım. Ayrıca hep üç- beş kitap aynı anda okur, yenilerin de peşinde koşanlardanım. Klasik ikizler burcuyum, elimdeki değil, sıradakinin heyacanını yaşıyorum. Ama bütün bu eksilere rağmen Lüzumlu Adam’ı da İshak Bey’in ön söz yazdığı Halit Kakınç‘ın Struma‘sını çok  kısa zamanda okudum. Şimdi Lüzumsuz Adam’ı okumak istiyorum.Kahvaltı sohbetin de hep not aldım, ama kitabı okuyunca daha da geniş bir yelpazeden gördüm. İshak Bey’in hayatını, felsefesini ve o dönemi anlatan çalışma iki cilt halinde, değerli sosyal bilimci Mehmet Gündem tarafından yazılmış.

                                                                                                                                                          Birinci kitap:Lüzumlu Adam-İshak Alaton,  İkinci kitap:Lüzumsuz Adam-İshak Alaton. Bu kitaplar iki kişinin eseri, bir anlatan var, bir de dinleyen, soran ve yazan….

Mehmet Gündem kitabın önsözüne şu satırları koymuş. “İshak Alaton’u yakından tanıma fırsatı buldum, nedenlerini, niçinlerini sordum, hayat mücadelesine, varoluş süreçlerine, kırılma anlarına, hüzünlerine, yeniden başlama iradesine, öğrenme ve anlama azmine, bir insanı kendini aşma çabasına, lüzumsuz olabilme gayretlerine ve iz bırakma niyetine tanık oldum.”Lüzumlu Adam bir hayat mücadelesinin anlatımı… Bir toplumda azınlık olmanın verdiği yük, Varlık Vergisi ve bununla altüst olmuş olan bir aile. Ama ne olursa olsun bu zorluklardan yılmayan kararlı ve azimli genç bir adam: İshak Alaton.

Kitapta altını çizdiğim çok yer var, her sayfayı, bölümü çok ilgiyle okudum. İshak Beyin başarısının sırrı sadece iş hayatında değil, onun sosyal çalışmaları, katkıları, çocukları ailesi  ile olan ilişkileri, hayata bakışı hepsi bir bütün oluştururyor.Hemen Lüzumsuz Adam’ı okumak istiyorum. İshak Bey Lüzumsuz Adam için şöyle diyor.” Bütün hayatını iş peşinde geçirecek kadar ucuz bir insan değilim.İnsan uzun yaşasa da yine de az yaşadım der. Esas olan ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığındır. Adama sorarlar, yaşadın da ne oldu?…..Elbette buna verecek bir cevabın olmalı. Hayatın farklı limanlarına açılmak için kendime vakit ayırmalıyım. Bunun için öncelikle lüzumsuz olmaya gayret etmeliyim. İkinci kitapta okuyacaksınız lüzumsuz adamın maceralarını.”