Gelecek Vaat Eden Girişimci Aslı’nın Hikayesi…

Ekim ayında Türkiye Garanti Bankası’nın, Ekonomist Dergisi ve Türkiye Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) işbirliğiyle bu yıl 10. kez gerçekleştirildiği 2016 yılı Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışmasında SBS Bilimsel Bio Çözümleri”nin kurucusu Aslı Elif Tanuğur “Türkiye’nin Gelecek Vaat Eden Kadın Girişimcisi” seçildi. Sevgili Aslı’nın çok özel bir hikayesi var, çok değerli çalışmaları var, hem duygulu, hem hepimize çok yararlı olacak bir ürünün hayata geçirilmesiyle ilgili bu başarı hikayesini ben de Aslı’nın kendi anlatımıyla sizlere aktarmak istedim…Aslı’yı tebrik ediyorum, kutluyorum, başarılar diliyorum.Aslı ile beraber yola çıkan Prof. Dr.Dilek Boyacıoğlu ve Taylan Samancı’yı da kulaktan kulağa,  bir şehir efsanesi gibi başlayan bu projeyi bu günlere getirdikleri için gönülden alkışlıyorum…aslı elif tanuğur ile ilgili görsel sonucu

Aslı Elif TANUĞUR

Hayat çoğu kez bir salıncağın gidip gelmesi gibi hep aynı yerde aynı tonda akıp gider. Arada ritim değiştirir sadece. Bazen hızlanır bazen yavaşlar…

Bizim yol hikayemiz işte o salıncaktan bilerek ve isteyerek inmemizle başladı.

Birimizin inancı hepimizin yolunu değiştirdi.

“İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Uzun yıllar bal sektörünün öncü firmalarından birinde Ar-Ge ve kalite direktörü olarak görev yaptım. Bu nedenle çalışma hayatım boyunca bal ile ilgili pek çok araştırmanın ve projenin hem yaratıcısı hem de yürütücüsü oldum.
Bu dönemde özel hayatımda ise önemli bir sorunla baş etmeye çalıyordum. Henüz 5 yaşında olan oğlumun bir kaç ay arayla ateşi çıkıyordu ve her defasında antibiyotik kullanmaktan bu ilaçlara karşı alerjisi oluşmuştu. Uzun süren arayışlarımızın sonunda başvurduğumuz bir doktor oğlum için çarenin bağışıklığının artırılması olduğunu söyledi. Ben de bu nedenle bağışıklıklığı güçlendirmenin doğal yolunu aramaya başladım. Ve taradığım bir çok bilimsel yayında propolis ve arı sütünden bahsedildiğini gördüm. Arı sütü bileşiminde bir çok protein, karbonhidrat, yağ ve vitamini içeren bir ürün. Propolis ise arıların bitki sap, yaprak ve tomurcuklarından topladığı, güçlü anti-bakteriyel ve anti-oksidan etkilere sahip tamamen doğal yine bir arı ürünü. Arılar, bu yapışkan ürünü, kovandaki mikropları yok etmek ve arı ailesinin sağlığını korumak için kullanır. Ben de çocuğumun sağlığını korumak için hem arı sütünü hem de propolisi kullanacaktım.
Bu galiba hayatımda tutunduğum en önemli umuttu. Oğlumun sağlığına tamamen kavuşacağını düşünmek bile heyecan verirken, propolise ulaşmak için vakit kaybetmemem gerekiyordu. Arı ürünlerine dair en çok bilinen ve tüketilen ürün baldır. Ben de uzun yıllardır bal sektörünün içindeydim zaten. Bu nedenle hemen iletişimim olan bal üreticileri ile temasa geçtim ve onlardan daha önce üretmedikleri arı sütünü ve kovandan kazıyıp attıkları propolisi benim için üretmelerini istedim. Propolis olduğu gibi yenmediği için ekstraksiyon (özütleme) yapmam gerekiyordu. Oğluma her gün arı sütü ve propolis özütü vermeye başladıktan sonra ise sonuç inanılmazdı. Bazen tek başına propolis, bazen propolis ve bal karışımı, bazen de arı sütü, bal ve propolis karışımı verdiğim sevgili oğlum aylar geçmesine rağmen hiç hastalanmamıştı. Bu benim için bir rüyaydı, gerçekleşmesi ise bana yeniden yaşam sevincini aşılamıştı. Bu tecrübe ile ikinci çocuğumda 1 yaşından itibaren bu ürünleri düzenli olarak her gün kullanmaya başladım ve her gün iki çocuğuma da düzenli olarak vermeye devam ediyorum…
Benim propolis ile olan yolculuğum ise burada bitmedi elbette. Önce eş dost çevresinde hikayem yayıldı, sonra uzak kimseler arasında. Benzer sorunları yaşayanların doğal ve sağlıklı arı ürünlerine ulaşmasını sağlamaya karar verdim. Böyle bir ürüne duyulan ihtiyacın ne kadar büyük olduğunu gördüm. Benim kadar şanslı olmayan insanlara elimi uzatmak için başta uzun yıllar birlikte çalıştığım mesai arkadaşım Taylan Samancı ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden hocam Prof. Dr. Dilek Boyacıoğlu ikna etmem gerekti. Onlarsız böyle bir yola girmeye cesaret edemeyeceğimin farkındaydım. Onları ikna etmeyi başardığımda ise artık üçümüz için de yeni bir yol görünmüştü. Şimdi aradan 3 yıl kadar zaman geçti. Ve artık benim hikayeme benzer hikayelere sahip e-postalar ve telefonlar alıyoruz müşterilerimizden. Bunlar beni çok mutlu ediyor. İnsanlara bu şekilde uzanabilmek, onların hayatına böylesine dokunabilmek kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kıymetli benim için.
Taylan SAMANCI
Üniversite eğitimimi arıcılık ve zootekni üzerine yaptım. Mezuniyetten birkaç yıl sonra bünyesine katıldığım bal firmasında uzun yıllar Projeler Takım Lideri olarak görev yaptım. Bu görevim süresince pek çok ulusal ve uluslararası projelerde yönetici olarak yer aldım. Arıcılığa dair bir çok yayın, kitap ve sunum hazırladım. Bir kere arılara hayranlık duymaya başladınız mı, bir daha vazgeçemeyeceğiniz sonsuz bir deryanın içindesiniz demektir. Gündelik koşturmalardan, iş stresinden, büyük şehirde yaşama alışkanlıklarından uzaklaştıkça kendimi arıların yanında buldum. Belki de doğaya karışmamın, öze dönmemin kestirme yolu bu oldu benim için. Arılar artık hayatıma o denli girmişti ki babam bile bana özenip, 60 yaşından sonra arıcılık yapmaya başladı.
Yaptığım işe olan gönülden bağlılığım her zaman büyük bir özveriyle çalışmamı sağladı. Ama insanın arayışı hiç bitmediği gibi ben de yeni bir şeyler deneme arzusunu uzun süre hissettim içimde. İşte böyle bir anda Aslı’nın düşüncesi, hevesi, heyecanı hemen beni de sardı. İçinde bulunduğum sarmalın dışına çıkmak her ne kadar korkutucu, sarmal ne kadar güvenli görünse de kendimi denemek görmek istedim.
Yola çıkarken yaptığımız işe elbette çok güveniyordum, ama Türkiye’de ilk defa bizim uygulayacağımız izlenebilir sözleşmeli üretim modelinin arıcılar tarafından nasıl karşılanacağı konusunda tereddütlerim vardı. İlk görüşmelerimizle birlikte bütün o soru işaretleri kafamdan dağıldı. Bir araya geldiğimiz bütün arıcılar yaptığımız işe inandı ve şimdi biz sözleşmeli arıcılık ile ürettiğimiz ürünlerin kaynağını görerek ve ne şekilde üretildiğinden emin olarak hareket ediyoruz.
Aldığımız ilk siparişler ise çevremizde hikayemizi bilen insanlardan geldi.Bizi tanıyan bilen ve güvenen herkes hayatına ürünlerimizle de girmemize izin verdi… Yakın çevremizle başlayan bu süreç zamanla çok uzaklara kadar yayıldı… Aradan altı ay gibi kısa bir süre geçtikten sonra, bilgisayar ekranında arı sütü, bal ve propolis karışımından bir kutu istendiğine dair bir mesaj okudum. Altında ise şu not vardı “Kulaktan kulağa yayılan bir öykü sizinki, umarım şehir efsanesi olarak kalmaz, bize de şifa olursunuz.”… Başka bir müşterimiz ise ürettiğimiz ham balı yediğinde, çocukluğunda tattığı balları hatırladığını ve bunun için bize çok teşekkür ettiğini yazıyordu. İşte tüm bu notlar, mesajlar doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyordu ve atacağımız yeni adımlarda en cesaret kaynağımızdı… Hala da öyle…
Prof. Dr. Dilek BOYACIOĞLU
Çocukluğumdan bu yana bilinmeyenlere karşı hep heyecan duydum ve gizem hep merakımı çekti. Merak olmasa dünya yine de döner ama boşa bir çaba olur sanki. Bilim de, felsefe de, sanat da hep insanın duyduğu o sonsuz merak duygusu ile ilerliyor, gelişiyor. Benim hayatıma yön veren de bu oldu; bilinmeyenlere erişme heyecanı ve öğrenme tutkusu.
İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümünde uzun yıllardır öğretim üyesiyim. Hayatım öğrencilerimle ve araştırma projeleriyle dolu geçti. Dünyayı besleyen gıdanın her yönüyle ilgilenmek, anlamak ve yeni bulgular elde etmek benim için mutluluk kaynağı oldu. Bu nedenle işimi hep severek yaptım ve bugün dünyanın dört bir yanında gıda alanında uzmanlaşmış, nitelikli ve donanımlı insanlar yetiştirdim, onlara yol açtım. Yetiştirdiğim öğrencilerimden biri ise yıllar sonra ortağım oldu.
Gıda sektöründe uzun yıllar deneyimi bulunan Aslı’nın mutlu sona ulaşan öyküsü ile benim için de yeni bir pencere açıldı, yine bilim ekseninde tabii… Gıda alanında kaynağını bilimden alan yenilikçi arı ürünlerini hayata geçirmek için Aslı ile birlikte SBS Bilimsel Bio Çözümler şirketini kurduk. Benim için uzun yıllara yayılan meslek hayatımda edindiğim bilgi birikimimi ve deneyimimi doğrudan doğal ve sağlıklı ürünlere dönüştürebileceğim bir fırsat oldu bu. Kovandan bal dışında da ürünler (propolis, arı sütü, polen) elde etmeyi amaçladık ve bağışıklık sistemini güçlendiren bu ürünleri İTÜ Arı Teknokent bünyesinde kurduğumuz laboratuvarlarda araştırmaya başladık ve üç yıldır devam ediyoruz. Arıcı eğitimlerinden Ar-Ge’ye kadar çok yönlü olarak çalışmalarımızı yürütüyoruz. Geride bıraktığımız zamanda ürünlerimizin insanların hayatında fark yarattığını görüyor ve duyuyoruz. Doğrusu bu başarı büyük bir gurur, ama en değerlisi mucizesi içinde saklı arı ürünlerini doğallığını koruyarak tüketicilerimize sunabilmek.

Chiara Ferragni Vaka’sı…

Çok severek takip ettiğim, şirin, güzel, çekici, tatlı, sempatik bir blogger var. Çoğu zaman çok sade ve spor giyiniyor. Gerçi ne giyse yakışıyor… Masal tadında bir ünlü olma, ve girişimcilik  hikayesi var. Çok kıskanılacak bir hayat yaşıyor…Sürekli seyahatte ve çekimlerde… Ünlü olduğundan beri moda haftalarını takip ve temsil ettiği marka çekimleri için seyahat ediyor. 2009 yılında  tatlı bir İtalyan üniversite öğrencisi olarak Milano ‘daki küçük evinde yaşarken blog yazmaya başlıyor.; şimdi çok ünlü ve Los Angeles’in ünlü Beverly  Hills semtinde yaşıyor. Ben de bu çok sevdiğim tatlı kızla Los Angeles da The Broad’da karşılaştım..Çok sempatik, göründüğü kadar da  yalın ve spordu.. Hayran olduğum için beraber fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim. L.A de olduğum sürece de aynı ortamlarda birbirimizin takipçisi olduk. Blogunun ve özellikle instagram  hesabının  sıkı takipçisiyim. Şimdi de Chiara Ferragni ve yakışıklı partneri Riccardo Pozzoli’nin bloggerken bu günlere nasıl geldiğini anlatan girişimcilik hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum…Aşağıdaki yazı Zeynep Yapar’ın Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısı, çok güzel anlatmış, sevgiler, sevgiler…12246977_10153988152189311_3084182994026244845_n
 10 dolarlık Sarışın Salata milyon dolarlar kazanıyor. Zeynep Yapar’ın Cumuriyet gazetesi yazısından..

Instagram’da altı milyon takipçisi var. Moda blogu The Blonde Salad’ı 2009 yılında 10 dolara açtı. 2014 yılı kazancı 8 milyon dolar. Şimdi Milano merkezli ofisinde çalışan 15 kişilik ekibini, Los Angeles’taki evinden idare ediyor. Harvard Business School’un üzerine vaka çalışması yaptığı ilk ve tek blogger. Blogger’lığın mesleğe dönüşmesine hâlâ burun kıvıranlar buyrun okuyun.

“Flickr profesyonel fotoğrafçılık üzerine odaklı bir siteydi. Fakat Chiara, üzerinde yeni Zara kazağıyla verdiği bir pozu Flickr’da paylaştığında, Afrika’da bir ay geçirmiş bir foto muhabirinin çektiği fotoğraf serisinden 10 kat fazla yorum alıyordu. İnsanların sosyal medyada neyi nasıl giydiğine ne kadar ilgi duyduğunu bu sayede idrak etmeye başladık.” Bu sözler The Blonde Salad blogunun CEO’su, Chiara Ferragni’nin eski sevgilisi Riccardo Pozzoli’ye ait. 2009 yılında, 22 yaşındaki Chiara, Milano’daki Bocconi Üniversitesi’nde hukuk öğrencisiydi. Riccardo Pozzoli ise aynı üniversitede finans okuyordu. Pozzoli bahçe sanayisi üzerine üç aylık bir staj için Şikago’ya gittiğinde, sosyal medyanın imaj ve markalaşmadan uzak olduğunu düşündüğü bahçe sektöründe bile ne kadar önem kazandığını gördü. Sosyal medya, ABD’dE her alanda güçlü bir iletişim platformuna dönüşüyordu. Chiara Ferragni, New York Moda Haftası’nda ön sırada kıdemli editörlerle yan yana oturması olay olan 13 yaşındaki Tavi Gevinson gibi Amerikalı moda bloggerlarını takibe başladı. Bir haftasonu skype’ta konuşurlarken, Riccardo, Flickr ve Lookbook.nu gibi sitelerde fotoğraflarını paylaşmayı seven Chiara’yı kişisel blogunu açması için teşvik etti. O sırada hala Şikago’da olan Pozzoli, 10 dolar ödeyip bir Amerikan URL sağlayıcısından theblondesalad.com adresini satın aldı. Sitenin adını The Blonde Salad / Sarışın Salatası koymaya karar verdiler çünkü blog, sarışın Chiara’nın ilgisini çeken tüm alanların bir salatası olacaktı: Moda, fotoğraf, seyahat, yaşam stili.

 

DÜZENLİ ZİYARETÇİ İÇİN DÜZENLİ GÖNDERİ

Sadık bir izleyici kitlesi oluşturmak için Chiara’nın bloga her sabah saat 9.00’da yeni bir gönderi girmesi Riccardo’nun fikriydi. “Okuyucu için bir kahvaltı vakti rutini” diyor Riccardo. The Blonde Salad okur kitesi, ilk ayın sonunda 30 bine yükseldi. Chiara Ferragni’ye Milano Moda Haftası’ndan ilk davetiye 2010 yılının başında geldi. “Blogger’ların moda haftalarındaki defilelere katılması Amerika’da bir fenomene dönüşmüştü. Oysa Milano, moda blogger’ının ne olduğundan bihaberdi” diyor Pozzoli. “Buradaki gazeteciler artık bloggerların da defilelere katıldığı haberlerini okudukça, gözler İtalya’daki moda bloggerlarına yani o sırada tek olan, Chiara’ya döndü. Tüm İtalyan medyası Chiara’dan röportaj talep ediyordu.”

Chiara ve Riccardo, Milano Moda Haftası’ndan gelen davetlerle yetinmedi. New York, Paris, Londra gibi moda başkentlerinde düzenlenen şovlar için kendileri davetiye talep etmeye başladılar. İlk etapta seyahat ve konaklama masraflarını ceplerinden ödediler. Bu sayede Chiara Ferragni uluslararası moda haftalarında olup bitenleri ve gelecek sezonun trendlerini kendi deneyimleri üzerinden bloguna taşımaya başladı. Bir yıl sonra, 2011’de, Ferragni, dünya moda haftalarının sadık misafiriydi. Aynı yılın mart ayında, Chiara Ferragni ve Riccardo Pozzoli, yüzde 55’e yüzde 45 payla, The Blonde Salad şirketini kurdular.

[Haber görseli]

ÜRÜN REKLAMINDA KİŞİSEL DENEYİM ETKİLİ

Blogun günlük ziyaretçi sayısı 70 bine yaklaşınca bir İtalyan dijital strateji ajansı ve online reklam üzerine uzmanlaşmış bir medya şirketiyle anlaştılar. Pozzoli “Bizim için çok iyi bir zamanlamaydı zira birçok lüks marka, e-ticaret hayatına yeni atılmıştı” diyor. İlk etapta siteye aldıkları reklamlar üzerinden para kazandılar, sonrasında bunu nasıl geliştirebileceklerine kafa yordular. Ürün reklamları Chiara Ferragni’nin kendi yaşam stiliyle bir bağı olduğunda çok daha etkiliydi. Zira takipçileri sitede yanıp sönen ilanlardan çok, Chiara Ferragni’nin seyahat ettiği bavul, sürdüğü araba, giydiği bikiniyle ilgiliydi. RewardStyle.com gibi, blogger ve marka arasındaki e-ticarete aracılık yapan yeni platformlarla çalışmaya başladılar. Böylece, Chiara’nın kendi deneyimi üzerinden anlattığı bir ürün, takipçisi tarafından satın alındığında, The Blonde Salad blogu satışlardan pay almaya başladı. “Bu sırada seçici olmak zorundaydık” diyor Chiara. “Bana, stilime, yaşam tarzıma doğal gelmeyen bir şey varsa, ortada çok para olsa da hayır demek durumundaydık. Takipçilerimin her yorumunu dikkatle okuduğumdan, kendime olduğu kadar onlara da sadık kalmalıydım.”

Chiara Ferragni 2012 yılında İngiltere’nin en prestijli markalarından Burberry ile işbirliği yaptı. 2013 yılında Dior Cosmetiques Italya ile anlaşarak ilk kez Cannes Film Festivali’ne katıldı ve organizasyonda yaşananları bloguna aktardı. “Hem Chiara hem takipçileri için harika bir projeydi” diyor Riccardo Pozzoli. “Zira takipçileri kendi hayatlarında böylesine bir deneyim yaşamadılar ama Chiara sayesinde buna ortak oldular.” Aynı yıl, Chiara’nın büyük hayranlık duyduğu Fransız markası Louis Vuitton da The Blonde Salad’a proje teklifinde bulunanlardandı. The Blonde Salad, Louis Vuitton adını işbirliği yaptığı sıkı markalar arasına eklemekle kalmadı, markanın İtalya’daki online iletişim ve online ticaret müdürü Alessio Sanzogni’yi de ekibine transfer etti. “The Blonde Salad’ı iki yıldır yakından takip ediyordum. Louis Vuitton’da çalışırken blogla yaptığımız proje sırasında Chiara’yla yakın arkadaş oldum” diyor Sanzogni. “Yenilikçi, genç bir dijital platformda çalışmayı gerçekten çok istiyordum.”

 

INSTAGRAM BLOGU VURDU

2013 yılı kasım ayında Alessio Sanzogni’nin The Blonde Salad ekibine katılması, aslında bir strateji değişikliğinin parçasıydı. 2013 yılının ikinci yarısında günlük ziyaretçi sayısı 140 bini bulan The Blonde Salad, Instagram’ın yükselişinden olumsuz etkilendi. “Blog ziyaretlerimiz azalıyordu çünkü blogu da Instagram’ı da aynı içerikle besliyorduk” diyor Pozzoli. “Instagram’la baş edemeyeceğimizi biliyorduk, daha başından kaybedilmiş bir savaştı bu. Bu yüzden strateji değiştirmemiz gerekiyordu.”

Blog ve instagram içeriklerini ayırmaya karar verdiler. Chiara Ferragni, Instagram hesabında günlük görünümleri ve aktivitelerini paylaşacak; The Blonde Salad birkaç haftalık editoryal planlamayla çalışan bağımsız bir yaşam stili dergisine dönüştürülecekti. Ve bu sırada göreve başlayan Alessio Sanzogni, bu editoryal planlamadan sorumlu olacaktı. Sanzogni işe ekip düzenlemesiyle başladı. O sırada altı kişi olan The Blonde Salad kısaca TBS ekibi, farklı markalara ve projelere göre bölünmüştü. Sanzogni ekibin görev tanımlarını sosyal medya, editoryal, lojistik, kişisel asistan, ticaret, reklam ve halkla ilişkiler başlıkları altında topladı. Moda tecrübesi olan bir grafik tasarımcı ve web editörü alınarak ekip genişletildi. Alessio Sanzogni’nin bir sonraki adımı projelerdi. “Chiara ve Richie, çok profesyonel ilerliyordu. Projeler konusunda zaten bir hassasiyet vardı fakat buna rağmen yaptıkları bazı işbirliklerinden kaçınılması gerektiğini düşünüyordum. Örneğin geçtiğimiz yıl ekim ayında Gucci’yle bir toplantı yaptım” diyor, Sanzogni. “Bu sırada The Blonde Salad’da bir telefon operatörünün reklamları dönüyordu. Gucci kendi içeriklerini asla bu reklamla aynı sayfada görmek istemeyeceklerini söyledi.” TBS ekibi, prestijli reklam verenlerle çalışma olasılığını artırmak için, telefon operatörü reklamından günlük 30-40 bin euro kazanıyor olmalarına rağmen, kaldırmaya karar vermişti. Ve bu ilk etapta para kaybetmelerine sebep olsa da, seçkin markalarla uzun dönemli anlaşmalar üzerinden iş geliştirme fırsatlarını artırdı.

“Bugün bambaşka bir kitleye hitap ediyoruz” diyor Riccardo Pozzoli. “Üç yıl önce moda haftalarından haber girince ziyaretçi sayımız yüzde 15 düşerdi. Çünkü takipçiler moda dünyasında ne olduğundan çok, Chiara’nın ne yaptığıyla ilgiliydi. Bugün moda organizasyonlarını konu eden medya platformlarıyla ciddi anlamda rekabet edecek seviyede olmasak da, moda haftalarında ziyaretçi sayımızı yüzde 15 artırmayı başardık.”

The Blonde Salad gerçek bir başarı hikayesi. Chiara Ferragni yakın geçmişte seyahatlere bir dünya para ödemek pahasına, defilelere katılmak için davetiye peşinde koşuyordu. Bugün katıldığı organizasyonlarda ön sıradan gülümsemesinin ücreti, 30 ila 50 bin euro arasında değişiyor. Yıllar önce Vogue okumak için ay sonunun gelmesini bekleyemeyen bu hukuk öğrencisi, bu yıl Vogue’a kapak olmayı da başardı.

“Vogue’a kapak olmak benim için bir rüyaydı. Gerçek olduğuna göre bir şeyleri doğru yaptım demek ki…” Okul mu?.. “Bir ara bitecek” diyor, Chiara Ferragni.

 

AYAKKABILARDAN 5 MİLYON DOLAR 

The Blonde Salad şirketini besleyen en önemli kaynak 2013 yılında lanse edilen Chiara Ferragni Collection. Daha önce bir ayakkabı markasıyla ortak koleksiyon hazırlayan Chiara Ferragni, bu işbirliğinin sonuçlarından pek memnun kalmasa da mağazalardan talep gelmeye devam edince kendi markasını lanse etmeye karar verdi. Göz kırpan, yan bakan pırıltılı babet ve mokasenlerin ağırlıkta olduğu koleksiyon, 2013 yılı sonbaharından bu yana uluslararası bir marka. 220 ve 500 dolar arasında değişen fiyatlarda satışa sunulan Flört Eden Ayakkabılar, 30’a yakın ülkede, 300’e yakın satış noktasında.

[Haber görseli]

AŞK BİTTİ İŞE DEVAM

Blogun kurucu ortağı ve bugünkü CEO’su Riccardo Pozzoli, Chiara Ferragni’yle önce sevgili sonra iş partneri oldu. Zira Ferragni’yi kişisel blogunu açması için teşvik eden Pozzoli’ydi. Blogun fanları onu, Chiara’nın hitap ettiği gibi, Richie olarak tanıyor. Chiara, Richie’yle altı yıllık ilişkilerinin bittiğini 2013 yılında Instagram’dan duyurmuştu. İkili birlikte çalışmaya devam ediyor. Harvard Business School’un yaptığı araştırmada profesör Anat Keinan’la birlikte çalışan öğretim üyelerinden Kristina Maslauskaite, “Blogun iş geliştirme sorumluluğu Pozzoli’ye aitti” diyor. “Chiara Ferragni bu sayede hem popülerliğini hem gelirini artırdı.”

[Haber görseli]

Uber Mucizesi…

uber-taksi-ozel-arac-cagirmaLos Angeles‘da ki yaşamımıza bu sefer şimdiye kadar hiç kullanmadığımız  iki yeni değişik sistem girdi. Daha önceleri geldiğimiz de bu kadar uzun kalmamıştık. Ama zaten o dönemlerde bu sistemler de yoktu. Bunlardan ilki airbnb ile ev kiralama sistemi. Daha Los Angeles’a gelmeden aylar öncesinden airbnb sistemi ile beğendiğimiz evi kiraladık.Geldiğimiz de de son derece memnun kaldık. Daha önce Airbnb ile ilgili yazmıştım Tıklayarak ulaşabilirsiniz.Evin yeri, konumu, ev sahibimiz her şey internetten gördüğümüz, algıladığımız gibiydi. İlk evimizi çok sevdik, çok memnun kaldık, daha sonra daha büyük bir eve geçtiğimiz de de evimiz fotoğraflardaki gibiydi, ama evin ısıtıcısın da  sorun çıkınca, hemen evimizi değiştirebildik. Sistem bize her türlü kolaylığı sağladı. Hayatımıza giren ikinci önemli değişik uygulama ise Uber oldu. Daha önce sadece araba kiralayarak yaşanan California’da bu sefer böyle bir şeye ihtiyaç olmadığını gördük. Uzun mesafeli seyahatler döneminde  araba kiralasak da diğer zamanlarda sadece UBER kullanarak, her istediğimiz yere çok kolay, konforlu , güvenilir, ve taksiden çok daha ucuz bir şekilde ulaştık. Araba kullanarak gittiğimiz Las Vegas’da da hiç arabamızı otelin otoparkından çıkarmadık. Orada da UBER  rahatlıkla kullanıp daha rahat ettik.Benim de buraya gelince öğrendiğim sistemi önce telefonunuza indiriyorsunuz. Gitmek istediğiniz adresi cep telefonunda yazıyorsunuz. Size  ne kadar sürede varacağınız ve taksi tutarının ne kadar olacağı belirtiliyor. Arabayı seçtiğiniz anda arabanın kaç dakikada yanınıza varacağını görebiliyorsunuz. Arabanın hareketini cep telefonunuzdaki haritada takip ediyorsunuz ve araba sizi bulup geliyor.   Şoförün önünde duran cep telefonundaki uygulama en kısa yolu, şoföre ve size gösteriyor. Gideceğiniz yere varınca da , para vermeden teşekkür edip iniyorsunuz. Taksi bedeli, kredi kartınızdan düşüyor. Hem de taksi ücretinin nerede ise yarı fiyatına…ayrıca araba çeşitlerini belirliyorsunuz, kalabalık iseniz ve büyük araba isterseniz, seçebiliyorsunuz.  Ya da arabaya başka birini almasına izin verirseniz, onu da önceden bildiriyorsunuz, ya aynı yöne giden içinde birisi daha olan bir araba geliyor. Ya da giderken siz yolun üstünden birisini alıyorsunuz. Bu da fiyatı çok ucuzlatıyor. Tüm bunlar sistem tarafından organize ediliyor. Önceden her şey size yazılı bildiriliyor. Hiç sorun yaşamıyorsunuz. Bütün hizmetler sonrası  şoföre, arabasına, temizliğe, iletişime puan veriyorsunuz. Bu puanlara göre şöferler de değerlendiriliyor. Belirli bir puanın altında kalanlar ise işe devam edemiyorlar.Şoförler de paralarını Uber’dan  toplu olarak alıyorlar.

Uber Türkiye’de de başlamış,  önce İstanbul’da sonrada Bodrum’ da uygulama varmış.Hiç kullanmadım, bilmiyorum. Ama dönünce detaylı araştıracağım. Uber  kolay, pratik, istersen lüks, istersen ucuz taksi hizmeti veren çok faydalı bir sistem. Her ülkede yasalar ve ihtiyaçlara göre farklı uygulamaları var. Türkiye’de deniz taksi ve luks taksi ile başlamışlar. Çok akıllıca… Uber çalışanı olmak da çok avantajları kolaylıkları olan bir sistem. 2. iş olarak da değerlendirilebilinir. Sistemli ve düzenli çalışılırsa iyi paralar kazanılabiliniyormuş. Taksiciler için büyük rakip her ülkede bunun telaşı tepkisi var. Bizim için burada olmazsa olmazımız oldu. Bu harika  sistemin kurucuları da iki genç adam. Her kullandığımda ne harika ir iş başarmışlar dediğim bu iki genç girişimciyi sizlere de tanıtmak istedim. İyi pazarlar, sevgiler, sevgiler…

images (1)

Uber’i kim kurdu?

2009 yılının Mart ayında San Fransisco, California’da siftahını yapan Uber; Travis Kalanick ve Garret Camp tarafından kurulmuştur. Basında ismi daha çok gözüken ortak ve CEO olan Travis Kalanick; aynı zamanda Garret Camp ile beraber StumbleUpon’un da sahibidir.

Kuruluşu 2009 olarak kabul edilmesine rağmen Uber’in faaliyetlerine başlaması 2011 yılını bulmuştur. Aradan geçen 2 yıl boyunca Kalanick ve Camp ikilisi yazılım geliştirme, yatırımcı bulma gibi aşamalara odaklanmıştır. Nihayet 2011 yılında resmi olarak tanıtılan Uber; CEO olarak Ryan Graves’i işe alsa da kısa bir süre sonra CEO’luk koltuğuna kurucu ortaklardan olan Travis Kalanick geçmiştir.

1443627244403

‘İstediğiniz zaman istediğiniz yerde konforlu araç sağlama’ hedefiyle yola çıkan şirket, Ekim 2010’da melek yatırımcılardan 1.25 milyon topladıktan sonra kısa sürede büyüdü ve Şubat 2011’de Benchmark Capital’dan 11 milyon dolar yatırım daha aldı.

Kısa zamanda büyük beğeni toplayan Uber; 2011 yılı sonunda 44,5 milyon dolarlık sermaye elde etmeyi başarmıştır.

Uber’in dünyanın 330 şehrinde 1,1 milyon sürücüsü var. Firma yakın geçmişte Barack Obama’yı Oval Ofis’e taşıyan kampanyanın yöneticisi politik stratejist David Plouffe ve Facebook’u güvende tutan Joe Sullivan’ı işe alarak yönetim kadrosunu ‘rüya ekibe’ dönüştürmeye bir adım daha yaklaştı.

Bundan yalnızca altı yıl önce kurulan Uber, şu an dünyanın en değerli özel şirketi ve en hızlı büyüyeni olması da kuvvetle muhtemel. 50 milyar dolar değerlemeye, bunu yapabilen tek diğer girişim Facebook’tan üç yıl daha hızlı erişti. Uber yalnızca inanılmaz büyüme hızıyla değil, başlı başına temsil ettiği büyüme modeliyle de kendine hayran ediyor.

ubermap

Kısa zamanda büyük başarılar elde eden Uber; New York City, Washington ve Chicago ile başlamak üzere ABD’de yayılmaya devam etmiş; 2012 yılına yakşalırken de Paris hizmetiyle Avrupa’ya ayak basmıştır. 2015 yılının sonuna geldiğimizde ise Uber hizmeti 60 ülke ve 300 şehre ulaşmıştır.

Travis Kalanick ve Garrett Camp hakkında

1976 Los Angeles doğumlu olan Kalanick; çocukluğunu ve gençliğini burada geçirdikten sonra California Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği okumuş; buradan da onu Uber’e kadar götüren kariyerine başlamıştır. Genç yaşına rağmen 6 milyar doları aşkın serveti ile Forbes’un en zengin 400 Amerikalı listesinde 290. sıraya yerleşmeyi başarmıştır.

Konu ister dünyanın ilk P2P arama motorunu kurmak, isterse lider bir içerik aktarım sistemi geliştirmek olsun Travis Kalanick her sorunun bir çözümü olduğuna inanıyor. Önemli olan bu çözümü bulabilmek için fazlasıyla yaratıcı olmak. Uber’in San Francisco’daki küçük bir şirketten global ölçekli bir kuruluş olması için çok çalıştı. Kariyeri boyunca Travis aktif olarak yatırım yaptı ve hevesli girişimcilere tavsiyeler verdi. Ayrıca bir şekilde dünyanın ikinci en yüksek Wii Tenis skorunu da elde etmeyi başardı.

Garret Camp ise 1978 Kanada, Alberta doğumludur. Uber ile beraber Expa, StambleUpon gibi birçok girişimcilik tecrübesi ve bunların haricinde yatırımı bulunmaktadır.

Bir Düşün Peşinden…

Türkiye’nin Yılın Kadın Girişimcisi Yarışmasının 9 .yılında yılın sosyal girişimcisi ödülünü sevgili Zehra Sema Demir aldı. ff8d7f8ca7128ddae220b5c5653b2e16Bu sayede yine müthiş bir kadını tanımış olduk. Zehra Sema Demir’in yaptıkları, imkansız gibi görünen, bir düşün hayata geçmesinden, başka bir şey değil. Yine gözlerimizi yaşartan, gururlandıran harika bir proje, ve başarmaktan öte, yenileriyle devam eden çok değerli projeler..Ben bugün bu başarılı insanları, bizlerin de tanımasını sağlayan, Kagider, Garanti Bankası ve Ekonomist Dergisi’ne tekrar tekrar teşekkür etmek istiyorum. Her sene yepyeni mucize gibi hikayelerin kahramanları ile tanışıyoruz. Çok onur duyacağımız, bir sosyal girişimcilik hikayesi ve mucizeleri gerçekleştiren Zehra Sema Demir’in hikayesi de bunlardan biri…Okuyun, seyredin siz de hak vereceksiniz.

sema-demir1

Zehra Sema Demir, kültürümüze sahip çıkma ve onu gelecek kuşağa aktarma tutkusuyla Yaşayan Müze projesini gerçekleştiriyor.

Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bilimi Bölümü öğrencisiyken kültürel çalışmalar üzerine aldığı eğitim sırasında müzelere ilgi duyuyor. Bu dönemde, insanın kendi kültür değerlerini tanımasının, sevmesinin önemini anladığını söylüyor. İnsanların birlik ve beraberlik içinde yaşayabilmeleri için yaşadığı toplumun kültürünü, sanatını, tarihini bilmesi gerektiğini düşünüyor. Üniversiteden mezun olduktan sonra bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmaya başlıyor.

Bu dönemde Avrupa’da klasik müzeciliğin yanı sıra yerel kültürü tanıtmaya yönelik vitrin ve etiketlere bağlı kalınmadan yapılan müzecilik çalışmalarının varlığından haberdar oluyor. Kurulduğu ülkenin başta mimarî çeşitliliğinin ve endüstri öncesi gündelik ve törensel hayatının gösterildiği bu müzelerde klasik müzelerden farklı sergileme teknikleri kullanılıyor. Bu tür bir müzenin Türk ziyaretçisini kendine çekmede daha başarılı olacağını düşünüyor ve Türkiye’de böyle bir müze yaratmak istiyor.

“Yaşayan Müzenin en önemli misyonu kültürel mirasımızı özüne sadık kalarak ve dünya müzecilik ilkelerini de içselleştirerek sergilemek ve tanıtmaktır.”

Zehra Sema Demir Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışırken Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Halk Edebiyatı kürsüsünde doktora programına girmeye hak kazanıyor.

Aynı dönem Yaşayan Müze projesini kabul ettirecek bir kurum ararken 1999 yılında Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş ile yaptığı görüşme çok olumlu geçiyor ama uzun bir süre geri dönüş alamıyor. 2006 yılında Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan projenin kabul edildiğine dair haber alıyor.

canli-yasayan-muze-beypazari-ankara-yoresel-kultur-sanat-pazar-gezilecek-yerler

“Yaşayan Müze projesi için hazırlıklar yaparken aynı zamanda Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyordum, dersim biter bitmez Ankara’dan Beypazarı’na gidiyordum. Bir çocuk annesi, öğretmen, doktora öğrencisi ve müze kurmaya çalışan bir kadındım. Oldukça yorucu, meşakkatli ve bir o kadar da keyif verici, heyecanlı bir süreçti.”

Bilkent Üniversitesindeki işine müzecilik sebebiyle son veriyor ve artık Yaşayan Müzenin kurucusu, müdürü, küratörü, müze yorumcusu, rehberi ve hatta temizlik görevlisi oluyor.

Yaşayan Müze, 23 Nisan 2007 tarihinde “Geleneksel Çocuk Oyunları ve Oyuncakları” temalı bir etkinlikle ziyaretçileriyle buluşuyor ve müzecilik tarihinin içindeki yerini alıyor. Müze kurulduktan iki yıl sonra tam zamanlı ve sigortalı 5 çalışanı oluyor. Yaşayan Müze, bugün Anadolu’nun en çok ziyaret edilen müzelerinden biri haline geliyor. Yaşayan Müzenin bu azimli çalışması, kısa sürede aralarında JCI’nın da bulunduğu iki önemli kuruluşun ödülüne layık görülüyor.

“Yaşayan Müze tıpkı düşlerimdeki gibi ziyaretçisinin çok sevdiği, birçok şey öğrendiği ve eğlendiği bir müze oldu. Yedi yaşındaki ziyaretçimizin de yetmiş yedi yaşındaki ziyaretçimizin de aynı ilgi ile karşılandı.”

Beypazarı’nda Sultan Alaaddin adına yaptırılan bir hamamın işletilmesi ile ilgili sorunlar nedeniyle kapatılması Zehra Sema Demir’i harekete geçiriyor ve bu kültürel mirası kurtarabilmek için hamamın sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü ile görüşmeye gidiyor. Görüşme sonucu hamamı kiralamaya karar veriyor.

Yaşayan Müzeden elde edilen gelir hamam müzesinin restorasyonu, koleksiyon edinimi ve onların sergilenmesi için kullanılıyor. Ankara Kalkınma Ajansı “2011 Yılı Turizm Potansiyelinin Harekete Geçirilmesi Malî Destek Programı” ile maddi destek sağlanıyor.

“Kiralayabileceğimi öğrenir öğrenmez kira sözleşmesini imzaladım. Henüz burayı nasıl restore ettireceğimi bilmiyordum. Önceleri hamamın gerçek işlevine uygun bir biçimde hamam olarak çalışması gerektiğini düşünüyordum. Ama bu kesinlikle bilmediğim bir işti. Ben müzeciydim, o zaman hamamın otantikliğine, geleneksel dokusuna zarar vermeden hamamı müzeye dönüştürebilirdim.”

Türk Hamam Müzesi, 12 Haziran 2012 tarihinde halka kapılarını açıyor ve koleksiyonu, sergileme yöntemleri ve uygulamaları ile seçkin bir müze oluyor.

Türkiye’nin zengin kültürel mirasının sergilenebileceği büyük bir müze kurulması hayaliyle ve Beypazarı’ndaki turizmi canlandırma amacıyla “Anadolu Açık Hava Müzesi” isimli yeni bir projeye adım atıyor.

Kuruculuğunu üstlendiği Anadolu Değerleri Derneği’nin ileride bir vakfa dönüşmesini ve Türk kültür değerleri ile ilgili yapılacak araştırma, inceleme ve belgeleme gibi çalışmalara destek olmasını hedefliyor.

Sevgili Zehra Sema Demir; çok değerli projelerinle gönlümüze taht kurdun, devamı da geliyor, başarılar, sevgiler,yolun açık, desteğin bol olsun…

 

Engellileri Tasa Edince…

Bu sene Yılın Gelecek Vaat Eden Girişimcisi Melis Tasacı..Gencecik bir girişimci henüz otuz yaşında.. Ailesinin çevresinin önceleri itirazlarına rağmen çok faydalı bir imalat yapıp, engellilere kolaylık sağlayan rampalar yapıyor. Arabasını satıp bu işi başlatıyor, parasını aliminyuma yatırıyor, ve otuz yaşında   yılın girişimcisi olmayı hedefliyor, ve gerçekleştiriyor. Kırk yaş hedefi ise fabrika kurmak…Melis’in yaptığı işe, katkılarına, gelecek hedeflerine hayran olmamak mümkün değil.

Melis Tasacı’nın girişimcilik hikayesini Forivia  Online Katalogu çok güzel anlatmış. Garanti Bankası da çok güzel bir film  hazırlamış. Onları sizlerle paylaşmak istedim. Paylaşmadan önce de bu çok tatlı genç kızımızı çok kutluyorum. Genç yaşında böyle bir noktaya gelmek, onun için büyük mutluluk. Benim içinde hem mutluluk hem çok gurur verici. Başarılar Melis’cim, önünde çok daha güzel yıllar olacak eminim, sevgiler, sevgiler…12241751_10153247307536344_507712917809702050_n (1)

Türkiye’de engelli erişimine yönelik ürünlerin sadece ithal ürünler olduğunu ve yüksek fiyat, sınırlı stoklar nedeniyle pek çok kişinin ürünlere ulaşamadığını gören Melis Tasacı, yaklaşık beş yıl önce cesur bir adım atarak Türkiye’nin ilk engellilere yönelik portatif rampa üreten şirketini kuruyor. Kısa sürede işini katlayarak büyüten genç girişimci şimdi de yurtdışına açılıyor.Şu anda Fransa en büyük müşterisi..

engelli rampalari

Melis Tasacı henüz 30 yaşında genç bir kadın girişimci… Ankara Atatürk Anadolu Lisesi ardından Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi istatistik Bölümü’nden mezun oldu. Daha o yıllarda girişimci ruhu ortaya çıkmaya başladı. Üniversite birinci sınıftan itibaren çalışmaya başladı. Basketbol antrenörlüğü, çocuk kitapları çevirmenliği ve matematik özel ders öğretmenliği gibi işlerle uğraştı, ikinci sınıfta tekerlekli sandalye ithal etmek isteyen bir medikal şirkette parttime olarak çalışmaya başladı. Bu süreç Melis’in  hayatında önemli rol oynayacak bir dönemin de başlangıcı oldu. Part time başladığı şirkette zamanla ithalat işlemleri, son kullanıcı ve internet satışları üzerine tam zamanlı çalışmaya başlayan Melis, bu süreçte gittiği fuarlarda Avrupa’da engellilerin yaşam tarzını görme fırsatı buldu. Türkiye’deki eksiklikler ise sektöre olan ilgisini artırdı genç girişimcinin.

2006-2008 yılları arasında Avrupa’da katıldığı uluslararası fuarlarda ve yaptığı araştırmalarda ortopedik engelli kişilerin günlük hayatlarını kolaylaştıracak ve Türkiye’de henüz bulunmayan ürünler olduğunu fark eden Melis, 2008 kriz döneminde, riskli ve zor bir kararla bu ürünleri Türkiye’ye getirmek için kendi şirketini kurmaya karar verdi. Henüz bir üniversite öğrencisi olduğunu söyleyen Melis ailesini ikna etmenin hiç de kolay olmadığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kararımı bir öğretmen çocuğu olarak ailemin kabullenmesi zordu. Ailemi de ikna ederek, 1974 model kaplumbağa arabamı 3 bin 500 TL’ye satıp ilk ürünümü ithal edip müşterime teslim ettim.’’ Annesinin desteği ile kiraladığı 20 metrekare bir dükkanda, engelli mobilitesi alanında dünyanın sayılı firmalarının Türkiye distribütörlüğünii almak için sıkı bir çalışma sürecine giren Tasacı, Türkiye pazarında Çin ve Tayvan men-şeili ürünlerin kullanılması yaygınken, iki yıl içerisinde ABD, Almanya, İsveç, Ingiltere firmalarının Türkiye distribütörlüklerini aldı. Böylece sektörde kaliteli ve özellikleri ürünleri bulunduran bilinir bir firma haline geldi.

2010’da üretime karar verdi

Tasacı’nın iş hayatındaki ikinci dönem ise 2010 yılında başladı. Tekerlekli sandalye kullanıcısının günlük hayatında en fazla karşılaştığı zorluklardan birisi olan erişim problemine çözüm olarak dünyada sunulan ürünlerin Türkiye’de sadece ithal ürünlerden oluştuğunu ve yüksek fiyatlar ve sınırlı stoklar ile satıldığını fark eden Melis  buna bir çözüm bulmaya karar verdi.

Dünyada tekerlekli sandalye kullanıcılarının günlük hayatında karşılaştığı tüm alanlarda pratik ve portatif erişim çözümleri sunma fikriyle yola çıktığını söyleyen Melis, “Portatif engelli rampaları dünyada çok yaygın. Banka şubesi, kamu kurumu, tren, cami, okul, mağaza gibi alanlarda karşılaştıkları engelleri aşabilmeleri için saniyeler içerisinde açılarak kullanıma hazır hale gelen portatif rampalar var. Biz de bunları üretmeye karar verdik” diyor.

500 bin TL’lik yatırım

Cesur bir adım atarak hiçbir üretim tecrübesi olmamasına rağmen Amerika’da üretilen modüler portatif engelli rampasını Türkiye’de üretmek için harekete geçti genç girişimci. Yaklaşık 50 bin TL’lik banka kredisi çeken, toplamda ise kendi imkanlarıyla 500 bin TL’lik yatırım yapan Büyüksan, bir yıllık çalışmanın ardından ilk ürünlerini piyasaya sürdü. 2010 yılında üretimini üç kat artıran Melis, “Bir yıl içerisinde çok daha fazla engellinin erişilebilirlik sorununu çözebileceğimize inanarak çalışmaya ve ürünü geliştirmeye devam ettim. Üretim alanında bir kadının sanayide bulunması, çalışan iletişimi, malzeme ve üretim kontrolü sorunlarını yaşadım ancak tüm bu sıkıntılara rağmen yaptığım işe olan inancım ile sürdürmeye devam ettim ve ediyorum. Bu süreçte her zaman yanımda olan ve güvenen ailemin desteği ile firmamı bir aile şirketi haline getirdim” diyor.

Tasacı, kolayca katlanabilen, az yer kaplayan, tekerlekli donanımı ile kolayca kullanım alanına taşınabilir, rampa eğim sorununa karşın sınırsız uzunlukta kullanılabilir pratik rampalar üretiyor. Dünyada üretilen muadil ürünlere göre pratik kullanım ile öne çıktıklarını söyleyen Melis , “Çimento, demir gibi malzemeler kullanmak yerine alüminyum malzeme ile hafif ve portatif, pratik çözümler sunuyoruz” diye konuşuyor.

ihracata başladı

Aylık 150 metrelik üretim kapasitesiyle çalışan Medlis, ilk altı ayda ihracatın da etkisiyle yüzde 180 büyüdü. Bu yıl Fransa, Hollanda ve Rusya ihracata başlayan Tasacı, önümüzdeki dönemde ihracatı artırmayı planlıyor. 2015 yılının ikinci yarısında üretim kapasitesini artırmaya yönelik ve Avrupa pazarında daha fazla alanda yer almak için fuar ve pazar ziyaret çalışmalarına devam edeceklerini söyleyen Melis, “Daha pratik ve kompakt bir ürün geliştirme konusunda yıl sonunda çalışmamızı sonuçlandırarak ilk ürünü gelecek yıl uluslararası fuarda sergilemeyi planlıyoruz. Talebe göre üretim kapasitemizi artırabiliriz” diye konuşuyor.

Melis Tasacı, hikayesiyle Garanti Partners ve BUBA’nın desteğini almayı başardı. Garanti Partners ve BUBA sayesinde çemberin dışına çıkmayı başardıklarını söyleyen Melis, “Garanti Partners ve BUBA ile tanışmanın bizim için en değerli yönü; işimize odaklanarak yaşadığımız kendi çemberimizden dışarı çıkaran, farkında olmadığımız desteklerin, projelerin var olduğunu gösteren ve işimizi geliştirmeye yönelik artık bizi destekleyen ve yardımcı olan yanımızda bir oluşumun olduğunu bilmekti” diye konuşuyor.

Kamudan öze! şirketlere kadar müşterileri var

Şirket bugüne kadar TBMM, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Akbank, INGBank, İş Bankası, Ziraat Bankası, Vakıfbank gibi pek çok şirket için rampa üretti.

Şimdi de Melis’in kendi anlatımı  ve görsellerle girişimcilik hikayesi…Çok genç yaşta imalata girmek , hiç denenmemiş bir ürünü ilk defa ülkesinde yapmak ve satmak, gerçekten cesaret işi. Bravo Melis’cim, tekrar, tekrar…

“İdil Bebe” İle Zorluklar da Aşıldı

Bu senenin  2015 yılı Türkiye Kadın Girişimcisi Birincisi Sevgili Mevlüde ile  Kagider üyesi olduğunda  tanıştık. O günlerden beri hikayesini, ne kadar çalışkan başarılı olduğunu biliyorum. 12234950_10153384187109671_1960833846012026595_nBu sene yarışmaya katıldığını duyduğumdan beri gönlüm, kalbim onunla heyecanlandı. Benim gibi tekstilci olduğu ve işe atölyeden, üretimden başladığı için, ne kadar zorluklar yaşadığını daha da iyi anlıyorum. 513M04E4406-300x424Tekstil üretimi çok zevkli ve çok zahmetli işlerden. Şimdi de, hem de bebe sektöründe, imalatçı çok arkadaşlarım var.Her şekli aşaması hassas zor. Böyle bir iş de bu derece büyümek, mağazalar zincirine ulaşmak, çok zahmetli günler,  gerektiriyor. Hem de herkesin, yapamazsın, batarsın demesine rağmen, parekendeden toptana geçen Mevlüde Uygun; bu gün 20 mağaza ve 640 kornerı olan İdil Bebe  Mamino‘nun sahibi. Hedefide 10 yılda 100 mağazaya ulaşmak. Mevlüde’cim seni yürekten kutluyorum, kucaklıyorum, tüm mutluluğunu;  yazarken bile seninle hissederek paylaşıyorum. Hikayen de kim bilir ne zorlukları da yaşadın, ama bu günlere geldin. Girişimcilik hikayeni anlatan videonu seyrettim, senin anlatımınla, görsellerle ben de paylaşmak istedim. Sevgili arkadaşımı, komşumu, meslekdaşımı çok uzaklardan tekrar kutluyorum. İzleyince siz de çok beğeneceksiniz. İşini çok sevmesi, çok çalışması, ,tüm krizli zor günlere rağmen onu bu günlere getirmiş. imageÇalışanlarının %80i kadın. Çoğunluk kadın istihdamı yaratan bir işveren olması, ekonomiye kadınları da katması çok değerli. Mevlüde Uygun; başarısında, % 20 si de erkek olan,benim büyük  ailem dediği ekibinle birlikte başardıklarını,” Belki onlara iyi lider olmam, fark yaratmıştır, başarı tüm ekibin başarısıdır. “diyerek anlatıyor.

12219501_10153380671229671_6521951726463245483_nKızının şans getirdiğini söyleyen Mevlüde’nin en güzel şanslarından biri de kızıyla beraber çalışıyor, olmaları. Her girişimci anne, her girişimci ebeveyn çocuklarıyla işlerini devam ettirmeyi hayal eder, bu da Mevlüde’ye nasip olmuş. Arkadaşımı, kızı İdil’i, tüm büyük ailesini ekibini, tekrar tekrar kutluyorum. Böyle güzel, örnek, oldukları için, sevgiler, sevgiler…

 

Mutluluk Kulubüne Davetlisiniz!

432402203497“Mutluluk Kulübü, mutlu olan insanlardan daha çok, mutluluğa cesaret ile niyet edenlerin kulübüdür. Her şükür bir umut, her umut da içinde sevgi barındırıyor. Gerçek sevgi ise, hesapsız, pazarlıksız, sonuca hükmetmeyen, olana razı bir teslimiyet doğuruyor. Yeşertmek, büyütmek, bakmak, saklamak, içimize saklanmış mutluluğu bulmak ve paylaşmak ise bize düşüyor. Mutluluk Kulübü’ne davetlisiniz!”
(Tanıtım Bülteninden)

Böyle bir tanıtımı görüp, merak etmemek kabul etmemek mümkün değil, ben de görür görmez bu çekici kitabı aldım ve keyifle okudum.Eğer siz de mutlu olmak isterseniz,  Mutluluk Kulubü’ne katılın. Sürekli mutluluk yok, ama bu dünya ile başa çıkabilmek için önünüze çıkan hiç bir mutluluk fırsatını kaçırmamız lazım. Yoksa hayat çok zor, çok.

Sevgili Müge Çevik ile tanışmıştım, ama daha da çok tanımak sizlerle de paylaşmak istedim.

Henüz etkinliklerine katılamadım. Döner dönmez katılmak istiyorum. Mutluluk Okulu’nda neler oluyor, öğrenmek istiyorum. Ama şimdiden kitabını ve girişimcilik hikayesini anlatmak paylaşmak istiyorum. Her hikaye gibi, çok kendine özgü, ve ayrıca Müge tam da gönül diliyle anlattı, paylaştı, nasıl başladığını, nasıl bu günlere geldiğini. Hikayesini öğrenirken;  gözlerim ışıldadı, yüreğim titredi, heyecan duydum, meraklandım.Mutlu oldum, gururlandım. Girişimcilik olgusunu tarifi, değerlendirişi, önerileri de çok çarpıcı, hepsi gönül sesiyle…Şimdi sıra sizlerde okuyunca bana hak vereceksiniz. Sevgiler, sevgiler…

12249590_10156196888110570_8939676587828811548_n

“Bir Mülkiye mezunu olarak, kamuda çalışmanın bana uygun olmadığını anlayacak stajlardan sonra; ki bir tane Dış İşleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde diğeri de UNDP’de iki staj yaptım,nasıl olacak da ben özel sektöre gireceğim dedim ve master yapmaya karar verdim. Bilkent Üniversitesi’nde özellikle ilk yıl çok zorlanarak, cin gibi mühendislerle sınıf arkadaşı olduğum için, baya matematik ve istatistik falan çalışarak MBA yaptım.

MBA’in ikinci yılında çalışamaya başladım. Pazarlama, özellikle uluslararası pazarlama çok ilgimi çekiyordu.  Aile şirketimiz nedeni ile de ihracata yatkındım, ilgim vardı. Bir holdingin dış ticaret şirketinde pazar araştırmaları yaparak part-time işe başladım. Master bitince, tam zamanlı olarak kalmamı istediler, ben de devam ettim. Ta ki, bir İzmirli olarak Ankara’da fenalık geçirene kadar. Hayalim her zaman İstanbul’du. Ama iş deneyimim vardı, Ankara’ya ve yaşıtlarıma göre iyi para kazanıyordum, hiçbir firma beni Ankara’dan İstanbul’a getirtmeyi göze alamadı. Mutsuz olursun, yaşam standardın düşer dediler. Bir süre her ay iş görüşmesine geldiğimi hatırlıyorum. 4. yılın sonunda dedim ki, böyle olmuyor, ben ayrılıp taşınacağım ve öyle devam edeceğim, Ankara deyince kimse beni almıyor. Patronumla konuştum, dedi ki elimizde bir proje var. Birkaç aylık ve onu da yap sonra git.

Projeye başladım. Proje özelleştirme sonrası benim  çalıştığım holdingin de içinde olduğu konsorsiyum şirketinin işini geçici olarak yapmaktı. İhracat yapacak, Tekel sonrası düzene sokacaktım. 3 ay kadar yaptım ve sonra İstanbul’da şirket kurulacağını duyunca, Ankara’daki patronumdan gizli yeni patron ile görüşüp ben zaten ayrılıyorum beni alın, zaten 3 aydır ben yapıyorum ve çok da iyi biliyorum dedim. İşe yaradı. Eski patronum çok kızsa da ben kendimi İstanbul’a attım. Yaşasın İstanbul’da uyanıyorum diye uyanıyordum.

Sonra, hızla büyüyen bir şirkette olmanın avantajı ile hemen hemen her iki yılda bir ya pozisyonum değişti ya şirket satıldı sorumluluk alanım arttı. Derken ben aile şirketi, konsorsiyum şirketi, uluslararası çok büyük bir yatırım şirketinde çalışmış ve deneyim kazanmış oldum. Özellikle son 4 yıl, yatırım fonu şirketinden tam anlamı ile Amerikan tarzı iş yapmayı öğrendim.

2011’de şirket bir kez daha satıldı. Bu satışta, çok uluslu bir başka şirket bizi satın aldı. Ben o güne dek 60dan fazla ülke ile ticaret yapıyor hem satışı hem pazarlamayı yönetiyordum. Pek çok ülkede bana bağlı ekipler vardı. Yeni şirket gelince hepsini o ülkedeki genel müdürlüklere devretmem gerekti. Ve benim için daha fazla devam etmek anlamsızlaştı.  Ben 2011 Şubat ayında ayrılmaya karar vermiştim ama tüm süreç  yıl sonunu buldu.

Bu arada ne yapacağımı hiç bilmiyordum ama iyi olduğum alanlar vardı. Uluslararası satış ,pazarlama, marka yaratma, ihracat, KOBİler…ihracatçı birliğinde yönetim kurulunda da çalışmıştım. Ama bu bilgiler nasıl paraya dönüşür bilmiyordum. Koçluk iyi bir metodoloji olabilir diye düşündüm. Çalışırken koçluk eğitimi aldım böylece. Zorunlu olarak yapmam gereken koçluk saatlerini de iş hayatının içinde kolaylıkla doldurmuş oldum.

İşten ayrılınca, çok yoruldum bir süre dinleneceğim, gerekirse evden çalışırım falan dedim ama ben beceremedim onu. Bütün gün durmaksızın çalışmaya başladım evin de keyfi kalmadı. 3 ay idare edebildim, sonra deliler gibi yer aramaya başladım. Tek bildiğim bir yer olsun, insanlar içerde ev gibi rahat etsin, sıcak kek pişsin ve koksundu.

Şapka’nın şimdiki ofisi buldum ve yerleştim. Tek ben eğitmen ve koç olarak vardım. Ne yapacağımı da çok bilmiyordum ama ne yapmayacağımı biliyordum. Derken aklıma yatan, benim gibi düşünen tanıdığım daha önce eğitim aldığım eğitmenler ile görüşmeye başladım.

Kurumsal hayatı öğrenince başka türlüsünü bilmiyor insan. Onu o dünyanın dışına çıkınca öğrendim. Hemen bir ajans, logo, şirket ismi, tüm kurumsal kimlik, avukatlar resmi işler vs derken birden şirket oluverdik.

O kadar iyi eğitmenler ile çalışmaya başladım ki en büyük kurumsallar bizi arar oldu. ben hiç firma ziyaretine gidip Şapka’yı tanıtmadım. Profesyonel hayattan tanıdığım insanlardan destek çok gördüm. Ne yaptığını bilmiyoruz ama sen yapıyorsan kesin iyidir, gel bize neye ihtiyacımız olduğunu söyle dedi insanlar. Derken ben KOBİ ler ile yönetim ve satış danışmanlığına başladım.12108249_10156196685570570_697494002986232676_n

Üniversitelerde sosyal sorumluluk olarak kariyer seminerlerine başladık 4 koç. 30dan fazla üniversitede binlerce öğrenciye ulaştık. Bunlar beni çok doyuran ve geliştiren şeyler oldu.

Bu arada koçlukta içime sinmeyen şeyler fark ettim, kifayetsiz geldi ve Gestalt eğitimine başladım. 5 yıl oldu eğitimler son gaz devam. Bu yıl bir de mastera başladım. Bir sponsor bulsam sırf okuyup yazasım var.

Sonra, benim kişisel ilgim ile de birleşince, dedim ki, insan bir tane ve insana dair konular iş hayatı, profesyonel, kişisel gelişm diye ayrılamaz, ben öyle bir şey yapacağım ki insana dair ne varsa tek çatıda ama en iyileri toplanacak. İnsan kaynakları yöneticileri ve arkadaşlarım delisin tutmaz dediler. Deliymişim şimdi anlıyorum.

Ama oldu! Şapka profesyonel yetkinlik eğitimleri ve kurumsal dünya  ile, kişisel gelişim çalışmalarını aynı çatı altında toplayan tek mekan. Hala tek. Ama artık deli olduğumu düşünenlerin sayısı daha az. Baktılar ki 5. yılımıza giriyoruz, ikna oldular.

Ben kurumsal hayatın içindeyken de çok aktiftim. İhracat, ÖTV, dış ticaret açığı vs konularında yazıyor çiziyor, gazete takip ediyor, gazetecilere haber yazıyordum. Yani iş dünyasını çok takipteydim. Bir Mülkiyeli olarak zaten sosyal konulara da duyarlıyım. İzmirli olarak hak arayan bir kadınım. Bunlar birleşince, sosyal sorumluluk ve STK deyince Kagider kaçınılmaz olarak çıktı karşıma.

Kagider ile  buluşmamdan bir  dönem  sonra; yeni ruh ile  Kagider de daha fazla hizmet edebileceğim alanı buldum, daha da bulursam seve seve yaparım.

BySapka markası ile kitaplar çıkartır ve online eğitimler yaratır satar olduk. Bu kısmın da büyümesini çok önemsiyorum, gelecek dijital ile gelecek bence. Zamanı ve mesafeleri böyle yok ediyoruz. Bunun dışında şu aralar 2. kitabımı yazıyorum. Bu kadar kitap okumayan bir ülkede kitaptan para kazandığım için şanslı mıyım bilemiyorum ama yazmak benim ilacım. Yoksa çatlarım sanırım.

Türkiye’de girişimci olmak kadın olmak vs sürekli soruluyor bana. Bu ülkede şu ara insan olmak zaten zor, gerisi her ülkede artısı da var eksisi de. Ben hiç düşünmedim zor mu kolay mı, sadece ben ne istiyorum ona baktım hep. Her işimi öyle yaparım. İstiyorsam zorsa da umurumda olmaz, istemiyorsam da mümkün değil yapamam.

Girişimcilere önerim şu olur, zihinle gidebilecekleri yer dünya ortalaması kadar. Kalpleri ile ise sınır tanımazlar. Tabii ki, aklı başında kararlar ve ayakları yere basan çözümler her zaman önemli, ama bunlar yolda lazım. Yola çıkarken delilik lazım, inanç lazım, ne istediğini çok iyi bilmek ve o işin bitmişini görebilmek lazım. Bunlar yoksa akılla bir şey yapılamaz. Bir de girişimcilik bir yaşam tarzı, bir düşünme şekli, bir kas gibi. Herkes her işi yapacak diye bir kural yok, herkesin de girişimci olması gerekmiyor ama bence herkesin işinde çok iyi, vasat üstü olması gerekiyor.