Alaçatı Şıklığı ve Alaçatılı

Alaçatı,  yaz içinde çok kalabalık olmasının dışında hep çok şık, farklı ve hoş gelmiştir bana. Bu sene tam sezon başlamadan biraz önce Alaçatı’ya gitme, orada yaşayan dostlarla beraber olma şansı yakaladık. Harika iki gün geçirdik. Bu sefer daha önce gittiklerimizden farklı bir Alaçatı’yı keşfettik. Keşke daha fazla kalabilseydik dedik… Tekrar gitmek ve çevresindeki çok güzel yerlerde de daha çok vakit geçirmek için  planlar yaptık.Alaçatı’yı gezerken iki güzel kitap da bana eşlik etti. İsmail Gezgin’in Alacaat’dan Alaçatı’ya ve Mehmet Culum’un Alaçatılı’sı  Nerelere gittik, nereleri beğendiniz derseniz. İlk akşam, Alaçatı Port’da Ferdi Baba’da da çok lezzetli balık mezeleri ve balık yedik. Bölgenin en sevilen balık restoranlarındanmış, biz de çok beğendik..Çeşme, Alaçatı bölgesinde yaşayanlar,  anladık ki Bodrum’u çok sevmiyorlar. Evet Bodrum’dan çok farklı, yaşam ve doğası var. Yaşayanların da geçmiş senelere dayanan aile kökenlerinden gelen alışılmışlıkları var. Benim seneler önce gelip Bodrum’a aşık olduğum gibi, onlar da Alaçatı’yı ve çevreyi çok seviyorlar.  Benim kısmetim de Bodrum varmış ama bende tüm Ege kıyılarını çok beğeniyorum, seviyorum. Alaçatı da onların başında gelenlerden..

Alaçatı’da geçmiş yıllarla yaşananları Kırmızı Kitabevi’den aldığım kitaplarımı okuyup. gezerken daha da duygusal bağlar oluştu. O çok güzel sokaklarda kimler oturmuştu, neler yaşanmıştı..Hele Alaçatılı kitabını okuyunca çok da hüzünlendim. Tarihler boyu  çok göçler yaşanmış Alaçatı’da..Bazen ekonomik nedenlerle, bazen ülkeler arası sorunlar, tatsızlıklar, savaşlar nedeniyle, bazen dinleri nedeniyle. Türkler ve Rumların yaşadığı Alaçatı halkının dönem dönem tamamına yakını göç etmiş Ama hiç yağmalanma, yakıp yıkma yaşanmamış…Aşağıda çok güzel mimarisi olan bu bölgede; şimdi korunmaya alınmış evlerde, sokaklarda yaşananları biraz anlatmak için tarihi ile ilgili bilgi paylaştım. Ama sizde Alaçatılı’yı okuyarak gezin derim..Alaçatı da her yer çok şık, hiç özenli güzel farklı olmayan bir yer yok.Dünyanın çok yerinde şıklıklar var, ama Alaçatı’nın tam bir butik tarzı var.Otelleri, restoranları, kafeleri, evleri, bahçeleri, her yer minik bir butik mahalle. Şimdi çok şık ve çok sosyetik mekanların olduğu Hacımemiş meydanı, ve camisinin de çok güzel hikayeleri var, tüm sokakların ve birbirnden güzel evlerinde..Öyle olunca çok farklı bir Alaçatı yaşadım bu sefer, ve sonbaharda tekrar gelip uzun uzun kalmaya adayım.. Bu kadar güzelliği her zaman  bir arada  bulmak kolay değil. Hem de her yer çok yakın.. Alaçatı’da bir ucundan gir bir ucundan çık her yer yürüme mesafesinde; çevre güzellikler de arabayla çok yakın, gün içinde her gün bambaşka güzellikleri keşfetmek mümkün.. Evet sonbahar da kalınacak yerler listesine ekledim. Biz Alaçatı’da çok değerli dostlarımızla buluştuk, Alaçatılı’yı  okuyunca anladım ki burada hep çok güzel dostluklar yaşanmış. Müslüman, Hiristiyan iki ayrı dinin insanları birbirlerine hep kucak açmışlar, dost olmuşlar. Belki o duyguları hissetmek de çok güzel geldi..

Biz ikinci günü sevgili arkadaşımız, Bilgin Gökberk‘in yerini seçtik.Del.y...Bilgin çok yakışmış Alaçatı’ya.. çok sıcak , çok güzel bir yer yapmış kendine, bu arada söyleyeyim, çok şeker bir İtalyan ahçısı var.Pizzalar makarnalar, salatalar menü  çok güzel.Kendinizi İtalya’da hissettiren bir mekan.. Çok beğenerek keyifle yedik… Çok titiz Bilgin, her şeyin en iyisini yapmak istiyor, onu da çok çok iyi yapmış..çok şık dememe gerek yok… Şık olmayan bir yer yok Alaçatı’da..ve yanına da Kırmızı Kitabevini açmış. En sevdiğim mekanlar kitapçılar; hep en yakınımda olsunlar istediğim, içinde uzun uzun vakit geçirebileceğim yerler…Bu ikili daha da farklılaştırmış, zenginleştirmiş mekanı.. Her hafta kitap imzalatma günleri var. Bizim olduğumuz haftanın konuğu  Uğur Dündar‘dı.Biz de sevgili Uğur Dündar’a kitaplarımızı imzalatma şansı yakalamış olduk.   .

Bilgin ile hep İtalya seyahati yapıp onun anlattığı İtalya’yı keşfetmeyi çok istemiştik. Onu yapamadık ama pizzalarını makarnalarını salatalarını yedik ve onunla Alaçatı’yı keşfettik. Onun sevdiği mekanlarda vakit geçirdik, onun dostları sevdikleri ile tanıştık, ve tabii sevgili dostlar  Turgay Kıran ve Deniz Anapa‘nın yeni yerleri La Maison Alaçatı‘ya uğradık…İstanbul ve Bodrum’dan sonra  bu sezon Alaçatı’da da açılan mekan çok şıktı, çok hoştu.Sevgili Deniz Anapa iki aydır, Alaçatı’da gece gündüz çalışıp, bu çok güzel yeri hazırlamış. Çok yorulmuş, ama emeklerine değmiş..Biz de açılışa yetişmiş olduk, güzel dostlarımızı kutladık. Allahtan Bodrum’da da varlar diye de kendimizi biraz olsun rahatlattık.13434873_1033370356743126_8292788921682594610_n

Senelerdir görmeyi arzu ettiğim sevgili Sedirli Ev ve çok tatlı şeker sahibesi Zeynep Erdem ile ile tanıştım sonunda..Sedirli Ev Alaçatı’nın en bilinen çok sevilen mini oteli, kahvaltıları da dillerde, en güzeli Zeynep’in yakınlığı sıcaklığı.Sedirli Evin yerini bulup beğenmesinden bu günkü haline getirmesine kadar hep çok yürekten, isteyerek, bir şeyler katarak çalışmış.

Zeynep… Alaçatı’yı sevmiş, istemiş ve böyle sıcak kendinizi evinizde  hissedeceğiniz bir yer yapmış.. Zeynep’in de çok güzel önerileri oldu.. Caz dedi hemen peşine takıldık. Take Five‘e gittik. Yavuz & Mustafa Darıdere’yi izlerken harika kahvelerimizi ve içkilerimizi içtik. Çok güzel bir gece geçirdik. Mekanının işletmecileri Cihangir ve Ayşegül caz sevgileri,  birikimleri  ve konukseverlikleri çok güzel bir yer yapmışlar. Hem de çok kalabalık sokaklardan kurtulma şansı yaratmışlar…Zeynep çevrede gidilecek yerleri anlattı, hemen sonbahar planları yaptık.. İki gün yetmiyor tabii, ama yine çok şey yaptık, çok şey biriktirdik.

Otelimiz Gubiba yı da çok sevdik, çok beğendik, sahibesi Berrak Korukçu’da orjinal Çeşme’li. O da uygun  bir yer bulunca Alaçatı mimarisine uygun çok güzel bir mini otel yapmış, dünyanın her tarafından güzellikler toplamış getirmiş, işinin başında, sevgi dolu çok zarif bir genç girişimci..Bize çayın yanında, kahvaltıda sevgili Burcu Akıl ile her gün farklı bir sürpriz yaptılar..Her daim, çok ilgi ve özen gösterdiler…Gülen yüzleri, gönülden konukseverlikleri  her şeye değdi, zaten …

Pazar deyince; hemen otelin karşı sokağında Cumartesileri kurulan pazara gittik..Şipşirin bir pazar..dillere destan otları, peynirleri,reçelleri kadar giysileri aksesuarları da çok hoş bir pazar.  Yıllardan beri orada kuruluyor olması bana çok hoş ve özel  geldi…Okuyarak gezilecek yerlerden Alaçatı.. Hacımemiş hikayeleri çok…Berrak’ın plaj tercihi Bablyon muş.. Bana çok huzurlu iyi geliyor dedi. Biz Bodrum’dan geldiğimiz iki günde, çok plaja gidelim olmadık..Ama ilk gün akşam üstü Çark Plajında akşamüstü keyfi yapmayı da ihmal etmedik.

Bilgin’den öneriler, Meydan Cafe ve Furun‘a gittik, çok beğendik..Asma Yaprağı‘na gidemedik, aklımız kaldı..Roka Bahçe sevgili Zeynep’in tercihi idi, ona da uğrayamadık. Ama dediğim gibi Alaçatı’da her yer çok şık ve çok güzel.. Fiyatlara gelince bizim gittiğimiz her yer Alaçatı için makul ölçülerde idi.Bence beğenilmelerinin önemli nedenlerinden biri de bu.. Ucuz mu hayır, Alaçatı ucuz olacak bir yer değil.. Her şey özel, farklı ve maliyetide öyle, tam butik bir mahalle.. fiyatlarda butik fiyatı, olması gerektiği gibi..Her yerde antikacılar var, butikler takı mağazaları var.. Bilgin’in önerileri ile  gittiğimiz eskinin retro teknoloji ürünleri ile bizi çok farklı anılara  götüren müze gibi Pop Alaçatı  mağazasını ve cam kavanozları, damacanaları, hamur kapları ile Eskiden mağazasını çok beğendik.   Her yer bir tur mesafesinde ama içlerinde uzun keyifli saatler geçirmek mümkün.. Benim için Alaçatı sezon kalabalığı dışında daha farklı, çok daha güzel..Güzel dostlara buradan çok teşekkürler, sevgiler.. Alaçatı’ya gitme kararı aldığımız ilk günden itibaren bizleri, çok sıcak  ilgileri ile  bekleyen ağırlayan Işın Çelebi, Şükran Çelebi‘ye , Sevgili arkadaşımız Bilgin Gökberk‘e, Sedirli Ev Zeynep Erdem’e, Gubiba Hotel Berrak Korukçu ve Burcu Akıl’a programı yapan can arkadaşlarımız, İnsel ve Ergen ailelerine çok çok teşekkürler…Alaçatı sizlerle çok daha güzeldi…Yine gelmek, uzun kalmak  dileğiyle sevgiler, sevgiler..

Reklamlar

İstanbul’dan Karidesli Kiş Geldi…

Geçen ay arkadaşım sordu, evini, evdeki hayatını, düzenini  özlüyor musun? diye…Hayır dedim…Evimi özlerdim, mutlaka; eğer evimde yaşarken yaptığım gibi çocuklarımı,   arkadaşlarımı  bu dönem gittiğimiz yerlerde; geçici kiraladığımız yeni evlerimize, davet edip buluşamasaydım, onlarla beraber olup keyif yapamasaydım, çok şeyler eksik olurdu, hayatımda…Bunların hiç biri olmadı, her nereye gitsek, önceliğim sevdiklerimi de çağırmak, onlarla da; gittiğim yerleri evlerimi, yaşadığım farklı güzellikleri paylaşmak oldu. Bu da o kadar keyifli ki, yeni yerlerde yeni evlerde, yaşadığım heyecanı onlarla beraber de yaşamak.Onun için henüz evimi özlemedim..1377616_10153182302169311_2474592730901891388_n

Bu ara uzun süre  Bodrum’da yazlık evimiz de olacağız. Bu dönem  yazlık da olsa kendi evimizdeyiz. Kırkbir   sene önce görür görmez aşık olduğum, yer… Kim ne derse desin, ne kadar bozarlarsa bozsunlar, Bodrum hala çok güzel, çok seviyorum, ve çok severek yaşıyorum. Yapılanlara, özellikle kötü yapılaşmaya çok üzülüyorum… Hiç aklım almıyor, insanlar neden bu kadar ülkelerine, yaşadıkları yerlere; iki kuruş geçici karlar için, telafi edilmez  zararlar verirler, anlamak mümkün değil…

13432184_10154527185484311_6008987626278251962_nBodrum’ da  bu sene ilk defa Nisan ayını  yaşadım.. Hem doğanın, hem esnafın, nasıl sezona hazırlandıklarını , adım adım, gün gün izledim.. Hava muhteşemdi, Nisan da denize bile girdim..Sonra Mayıs da  İstanbul, işler koşuşturmalar, ama Büyükada’da olmanın  güzelliği ve farkıyla geçirilen günler…Hep her şeyin güzel yönlerini yazıyorum. Böyle bir yapım var, ama sanmayın ki her gün, her an böyle.. Ama sizlerle güzel anları, mutlulukları  paylaşmayı seviyorum. Şimdi yine Bodrum’dayız.. Sezonu açtık, biz de evimiz de, bahçemiz de  olabildiğince hazırlıklarımızı yaptık. Sonra da sırayla misafirlerimizle can dostlarla, çocuklarımızla yaptığımız programları yaşamaya başladık. İşin en güzel tarafı, sevdiğimiz yerde, ve de evimizde onlarla olabilmek…

13442131_10154527186749311_1993632143332829560_n

Haziran başı çok sevdiğim, iki arkadaşım eşleri ile bizdeydi..İstanbul’dan geldiler, üstelik biri Ayvalık, diğeri İzmir’li.. Hem doğası hem yeme içme kültürü çok ünlü, çok gelişmiş, iki cennet ilimizden. Arkadaşlarım da her şeyin en iyisini, en sağlıklısını, en güzelini bilen, çok gezen, tadan, pişiren insanlar, ve de can dostlarımız.. Biz de onları, elimizden geldiğince ağırlamaya çalıştık.. 13418825_10154527185989311_8275530763362047301_nBodrum , özellikle bizim köyümüzün çevresinde, mutlu olduğumuz,  doğası güzel, yöresel lezzetler yapan, yerlerde, bol bol plajda ve Bodrumdaki diğer arkadaşlarla bir araya gelerek geçireceğimiz günler programladık…Akşam üstü uçağı ile geldiler, ilk akşam, yemeğimizi, evde yemeği planlamıştık..

13435336_10154527185974311_8844767504919562226_n

Ben de yöresel lezzetler, aile geleneğimiz tatlar bol bol otlar, tahıllar ve balıklı bir sofra hazırladım… Sağlıklı ve hafif bir yaz akşamı yemeği olsun istedim.  Sonunda güzel dostlarımız  da rötarsız saatinde bizdeydiler…onlarda  bize çok özel sürprizler hazırlamışlar. Bana doğum günü kutlaması yapmayı planlamışlar, hem de muhteşem iki yemek yapıp yanlarında getirmişler…Karidesli kiş ve elmalı armutlu tart…Biri akşam için biri sabah kahvaltıya…İstanbul’dan  Bodrum’a kiş ve tart yapılıp gelir mi? 13445282_10154527186074311_2414227741145837749_nGelirmiş, hiç bozulmadan, kırılmadan kişi biraz ısıtıp hemen sofraya ilave ettik. Nasıl lezzetli, nasıl güzeldi…Sabah da kahvaltının favorisi de, elmalı armutlu tarttı. Az şekerli çok hafif ve çok lezzetli.

Böylesine  güzel sürprizlerle başlayan hafta sonu, sonrada Bodrum’un güzellikleri, zaman zaman bize katılan diğer güzel dostlarla çok keyifli geçti…İyi ki geldiler, iyi ki uzun uzun farklı mekanlarda, uzun vakit geçirdik. Beraber evin, tadını çıkardık…

13413714_10154527185794311_7171590269642585371_n

Bu ara kendimize de misafirlerimize de neler pişiriyorsun derseniz. Mutlaka sezonda olan taze otlar ekliyorum. Izgara sebzeler yapıyorum. Tahıl salataları , kinoalı portakallı semizotu, bazen rokalı somon, kuşkonmaz ya da, yabani tilkicik otu kavurma, deniz fasulyesi, pancar ya da kereviz yaprağı, günün balığı ne varsa, fırında, kuru börülce pilakisi ya da üç renkli fasulye pilakisi, haşhaşlı ekmek, közlenmiş biberler…İllaki fesleğenli pembe domatesler. Mutlaka da annemin mirası fava, her zaman başka sunumda, bazen portakalı, bazen greyfutlu… Bu akşam da öyleydi, ot, sebze, salatalar, pilaki, greyfurtlu fava ve de balığın yanına bir de ev de hazırlanmış, uçaklarda itinalı, özenli paketlenip getirilmiş,  karidesli kiş  çok yakıştı. Hepimizi çok mutlu etti, çok özel hissettirdi.

 

13442358_10154527186034311_5500090605947858511_nBodrum kahvaltıların da da benim olmazsa olmazım, mandalina reçeli… çok hafif az şekerli ve bütün mandalinalı olandan.. Keçi köy peyniri ve loru, şimdide yeni keşfim portakallı keçi peyniri, yeşil biberler, tarla domatesleri, yeşil,siyah  zeytinler…salatalık ve olabildiğince nane, maydanoz dereotu, fesleğen, ekmeklerde, glutensizinden mısır ekmeğine, zeytinli cevizli ekmeğe çeşitler, belki bir hafif börek, işte böyle..

Tatlıda ise hep meyvalar, dondurma, veya ikisi beraber, bazen fırınlanmış meyvalar.. Yemek sonrası da bitki çayı, özellikle ada çayı..13428524_10154527186879311_5319207828838965160_n

 

Evimde dostlarla bir arada olmaktan çok keyif alıyorum… Çok yenileniyorum, kendimi çok daha mutlu ve iyi hissediyorum…Size de öneririm, kahveye de olsa çaya  da olsa…Davet etmek de davet edilmek de çok güzel.. Şimdi aklıma geldi. Bir zamanlar oturduğum evin yan dairesi komşum ile çok farklı yaşlarda  ve çok farklı yapılarda olmamıza rağmen çok güzel komşuluk ilişkilerimiz oluşmuştu. Evde yalnız olduğum bir hafta sonu sabahı kapıma bırakılan gazetemi alıp açtığımda içinde bir notla karşılaştım…” Uyanınca arzu edersen kahvaltıya bekliyorum. ” Hiç unutamadığım bir balkon kahvaltısı idi, aklımdan hiç çıkmayacak.. Hepimiz de böyle nice güzel anılar var mutlaka, daha çok olsun, misafirlerimiz hiç eksik olmasın dileklerimle diyorum… Sevgiler…

 

Ümmiye Koçak Köyden Newyork’a…

Dün okudum, tanıdım, keşfettim…Şaşırdım, akıl almaz bir hikaye. Hala köyde çalış, kendi paranla tiyatro yap, film çek ve Newyork’ta ödül… Öncesi de var.. Müthiş bir hikaye, inanılmaz bir başarı… okuyun göreceksiniz…Önce biraz Ümmiye Koçak  kimdir yazısı.. sonra Nilay Örnek’in Sözcü gazetesindeki röportajını paylaştım. Bu süper kadınla  en kısa zamanda tanışmak istiyorum….. Sevgiler, sevgiler..

Ümmiye KOÇAK

New York Avrasya Film Festivali’nde ‘Sinemada En İyi Avrasyalı Kadın Sanatçı’ ödülünü alan ‘Yün Bebek’ filminin yazarı, yönetmeni ve Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nun kurucusu… 



1957 yılında Adana’da Çelemli Köyü’nde doğan Ümmiye Koçak, okumayı çok istemesine rağmen 10 kardeş oldukları için ilkokuldan sonra okula gönderilmedi. Ümmiye Koçak, ilkokulu bitirdikten sonra okuduğu kitaplarla kendisini geliştirdi. İlk okuduğu kitap Maksim Gorki’nin “Ana” adlı kitabı oldu.

Evlendikten sonra Mersin’in Arslanköy’üne taşınan Koçak, köy kadınlarının yaşadıklarını tüm dünyaya göstermek için, 2001 yılında “Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu”nu kurdu.

Topluluğun sahneye ilk koyduğu oyun Remzi Özçelik’in “Taş Bademleri” adlı oyunu oldu. Grup, daha sonra kendi hikayelerinden oluşan bir oyun derleyerek “Kadının Feryadı” adlı oyunu sahneye taşıdı. Ümmiye Koçak, “Hasret Çiçekleri” adlı oyunuyla 2006 yılında Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’nde sahne aldı.

Koçak, daha sonra tarlalarda çalışarak kazandığı paraları biriktirerek kadına karşı şiddet sorununu anlatan “Yün Bebek” filmini yazdı ve yönetti. 49. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde galası yapılan filmi Ümmiye Koçak’a New York Avrasya Film Festivali’nde “Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı” ödülünü kazandırdı.

32 yıllık evli ve 3 çocuk annesi olan 57 yaşındaki Ümmiye Koçak bugüne kadar 11 tiyatro oyunu yazdı. Koçak, Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu ile yaklaşık 500 kez sahneye çıktı ve oyunlarını Türkiye’nin dört bir yanında 30 bine yakın kişi izledi.

YAZDIĞI OYUNLAR        

. Erik Eşkisi

. Ozon Tapakası

. Kara Kuyu

. Doktor Beleş

. Turunçgil Hayattır

. Çicekler Solmasın

. Hasret Çiçekleri

OYNADIĞI DİZİLER

. İstanbul . Hanımın Çiftliği

. Hayat Devam Ediyor

. Hanımın Çiftliği

. Kasaba

. Seher Vakti

ÖDÜLLERİ

. Adana Uluslar Arası Tiyatro Festivali Ödülü

. Ankara Uluslar Arası Tiyatro Festivali Ödülü

. Darüşşafaka Eğitim Kurumları Girişimcilik Ödülü

. Bornova Uluslar Arası Kadın Sanatcıları Festivali Ödülü

. Toros Koleji Eğitime Destek Ödülü

. Sivil Toplum Örğütleri (kader) Kadında Şiddete Hayır Destekleme Ödül

. Mersin Sanayicileri ve İşadamları Derneği (MESİAD) Yılın Sanat Ödülü

. TİKAV- 2012 Anneler Okulu projesine destek ödülü

. Samsun sivil toplum örgütü girişimcilik ödülü

. New York Avrasya Film Festivali: Sinemada En İyi Kadın Sanatçı ödülü

ÖYKÜLERİ

. Yün Bebek ( Uzun medraj sinema filmi )

. Vatan Sevgisi

. Irazcanın Düşleri

. Kanayan Yara

. Kader

. Obruk

. Ayaksız Ayakta Durmak

. Baba Ben Geldim

. Muhtar Adayı Hasret Ana


Ümmiye KOÇAK’ın resmi Instagram hesabı

Instagram

O, hayran olunası bir karakter. Ümmiye Koçak 59 yaşında, 38 yıllık evli, 3 çocuk annesi, senaryosunu yazdığı tiyatro oyunlarını sahnelemek, filmlerini çekmek için tarlada çalışan bir köylü kadın. Ve bütün yaptıkları artık bir hobi olmanın çok ötesinde. Pek çok öyküsü, senaryosu, tiyatro oyunu ve ödülleri var. Shakespeare’den uyarladığı ‘Hamlet’ değil ‘Hamit’iyle The Guardian’dan The New York Times’a birçok yabancı gazeteye haber oldu. ‘Kamera arkasını öğrenmek için’ dizilerde de oynadı. En yeni haber ise New York Film Festivali’nde, kadının kadına şiddetini anlattığı son filmi ‘Yün Bebek’le ‘Sinemada En İyi Avrasyalı Kadın Sanatçı’ ödülüne layık görüldü.

Röportaj: NİLAY ÖRNEK

DSC_0003

En iyi röportaj veren!

Adana’da 10 çocuklu bir ailenin evladı. Kardeşlerden ilkokula gönderilen olması bile, ‘Baba hapse girer’ korkusuyla şans eseri. Gorki’nin ‘Ana’sı ilk okuduğu kitap. “Ağır değil miydi?” diyorum; “O kadar benziyordu ki orada anlatılan doğa ve ev, bizim doğamıza, evimize. Hayal ettim” diyor. İsimleri yerlileştirerek okumuş ve ilkokul mezunu bile olunsa okumanın, hayal etmenin engellenemeyeceğini düşünmüş. Gelin gittiği Mersin’de, ilk gördüğü tiyatro oyununun ardından kadınlara şiddeti anlatabilmek, kafasındakileri sahnelemek için Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nu kurmuş. Sahne önü ekipleri hep kadınlardan oluşuyor, erkek rollerini bile oynayan kadınlar.

Ve tüm bunları konuşmak için aradığım Ümmiye Hanım, hemen anlaşılıyor ki zeki, sevgi dolu, ‘insan gibi insan’, disiplinli bir çalışan. Akşamüzeri sorularımı gönderdim, iki saat sonra yanıtlarım hazırdı. Samimiyetle, bol bol “Canım yavrum, güzel yavrum” diyerek…

“Sizin kadar hızlı insan görmedim!” diyorum. “Olur mu tatlı çocuğum, basın olmasa ben bu yaptıklarımı yapamazdım, sen sağ ol beni buldun” diyor. Ben de Ümmiye Hanım her istediğine ulaşsın, hepimize örnek olsun istiyorum. Bir istek daha, umarım ‘Yün Bebek’ televizyonlarda da yayınlanabilir.

 

Sosyal medyada aktif

 

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Sabah kalkınca kahvaltılık bazlamamı atarım ve günlük işlerimi yaparım. Bağ, bahçe ve hayvan işi yoksa, ev işlerimi bitirince kitabımı okurum ve biraz yazı yazarım. Sonra da bilgisayarıma geçip gündemi takip ederim.

 

Sosyal medyayla aranız nasıl? Instagram hesabınız var; twitter ve facebook’ta da aktif misiniz?

Hepsini gayet aktif olarak kullanıyorum. Teknolojiye ayak uydurmamız lazım ama en önemlisi bilinçli kullanmak.

 

Oyun ya da filmden siz ya da oyuncularınız para kazanabiliyor mu?

Hayır. Bu zamana kadar hiç kazanmadık. Kültür Bakanlığı destekliyor ama küçük bir meblayla. O da anca masraflara gidiyor. Ben başka yerden kazandığım parayı harcıyorum tiyatro için.

 

Hangi tarlada çalışıyorsunuz sinema ve tiyatroya gelir sağlamak için?

Mevsimine göre değişiyor yavrum. Ne iş olursa yapıyoruz çünkü kendi tarlamız değil. Günlük yevmiyeyle çalışıyoruz.

 

Pek çok ödülünüz var; bu ödüller için de başvuru gibi bir dolu işlem var. Bu işleri de siz mi yapıyorsunuz?

Ben ödüller için hiç bir yere, hiçbir şekilde başvuru yapmadım.

 

Çocuklarınızla birlikte de çalışıyor musunuz?

Çocuklarım Velittin, Duygu ve Mehmet bana daima destek. Kızım Duygu asistanım. Küçük oğlum Mehmet basın danışmanım, teknik sorumlum. Onlar benim canımın içi güzel yavrum.

 

Çok güzel bir internet siteniz var. Peki onu kim yapıyor?

Küçük oğlum. Dedim ya canımın içi. Oğlum gazeteci; bütün haberlerimi ve sitemi o yönetiyor.

 

Başka illerden başvuran çok

 

Başka illerden ya da köylerden oyunlarınızda rol almak isteyen oluyor mu?

Çok oluyor yavrum. O kadar çok eğleniyoruz ki herkese terapi gibi geliyor ama maddi imkanım olmadığı için sayıyı düşük tutuyorum.

 

Bir oyun yazmaya başlıyorsunuz, oyun ya da film bitiyor. Sonra oyuncuların bulunması, metinlerin ezberi derken nasıl bir süreç geçiriyorsunuız?

Çevremdeki insanları çok iyi tanıdığım için, yazma aşamasında da yine yakınımdaki insanları yazıyorum. Gündemdeki ve canımı acıtan konuları da ekleyip yazdıklarımı oyunlaştırıyorum.

 

“İlla ben başrolde olacağım” diyen oluyor mu?

Bizde öyle başrol, son rol yok yavrum. Şimdiye kadar 50’den fazla oyuncuyla çalıştım. Biz bir aileyiz ve oyuncularımın hepsi benim kızım. Rollere gelince, baştan sona bakarak bir kere yazılanı okuyoruz ve hemen herkes kendi rolünü anlıyor zaten.

 

Çok kitap okuduğunuzu söylüyorsunuz. Kimleri okuyorsunuz?

Her türden kitap okuyorum. Ama en çok Üstün Dökmen’in kitaplarını okuyorum çünkü bütün kitaplarını ücretsiz olarak adresime gönderdi. Şimdi okuduğum kitap ise, Özlem Denizmen’in ‘Cebinde Mucize Yarat’. (Şöyle bir göz attım; para ve bütçe konusunda tavsiyeler veriyor kitap.)

 

Erkek almadım çünkü…

 

Afife Jale’yi seviyorsunuz galiba… Bunun dışında örnek aldığınız, beğendiğiniz kimler var?

Afife Jale’yi kendimle özdeşleştiriyorum. Afife Jale, ilk Müslüman kadın tiyatrocu ve o da çok zor şartlarda tiyatro yaptı. Onun hayat hikayesini okudum. Çocukluğumun hayali Fatma Girik var örnek aldığım. Onu hiç görmedim ama çok seviyorum.

 

Arslanköy nasıl bir yer?

Arslanköy, Güney Toroslar’ın zirvesinde, cennetten bir köşe diyebilirim. Yemyeşil, suyu buz gibi, doğal kar suyu. Anlayacağınız tam yaşanacak yer. Kültür, sanat ise köyümüzde çok yüksek seviyede. 40’lı, 50’li yıllarda erkekli-kadınlı tiyatro varmış ama devam etmemiş. Ben de dedikodu olur da yine devam etmez diye çok korktum. Tiyatroma da bu yüzden erkek almadım.

 

Kocasından şiddet gören kadınlarla ilgili oyunlarınızı sahnelemek zor olmadı mı? Nasıl tepkiler aldınız? Yaşadığınız en büyük hayal kırıklığı ne oldu?

İlk önce erkeklerden olumsuz tepki aldık. Başaramayacağımızı söylediler. Kadınlar ise hep güzel karşıladılar ve karşılıyorlar. Artık erkekler de, kadınlar da takdir ediyor. Yollarıma kimse gül döşemedi ama ben de bunu beklemedim zaten. Hep deve dikeni vardı. Hayal kırıklığı ise, hangi birini anlatayım? Ama ben önüme bakarım.  Bu duruma kendi aklım ve zekamla geldim. Ama beni çok destekleyenler de oldu; öncelikle 38 yıllık eşim (Ali Koçak), 3 çocuğum, Arslanköy halkı. Herkesten Allah razı olsun… Çünkü ben çağdaş, laik bir yerde yaşıyorum.

 

Karşı değilim güzel yavrum o dediklerin neyse

 

Anadolu kadınını iyi biliyorsunuz; peki sizce şehirli kadınların durumu nasıl? Bir gün onlarla ilgili bir şeyler de yapmak ister misiniz?

Ben insanlara köylü ya da şehirli diye bakmıyorum. Ama şehirde yaşamadığım için şehri bilmiyorum. Tabii ki, yapmak isterim. Herkes bana derdini anlatıyor. Özellikle havaalanında, sokakta ve otogarda. Ben de onun için diyorum ya yavrum, şiddetin köyü, şehri yok.

 

Yoga, meditasyon, rejim, glütensiz ekmek, botoks, pilates, estetik ameliyat… Bunlar sizin için neler ifade ediyor?

Benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Hepsi bana çok uzak. Ama karşı da değilim o dediklerin neyse. İsteyen tabii ki yapsın…

 

Öleni de öldüreni de biz doğurup büyütüyoruz

 

Tiyatrodan sinemaya geçişiniz nasıl oldu?

Tiyatroyla çok büyük bir kitleye ulaşmıştım. 2005 yılında öyküsünü yazdığım ‘Yün Bebek’ tiyatroda çok ses getirdi ve filmini çekmeye karar verdim. Herkes televizyon, sinema seyrediyor; kimse tiyatroya gitmiyor. Kadınların birbirine uyguladığı şiddet çok canımı acıtıyordu. Bütün bunlar sonrasında sinema filmini çekmeye karar verdim ama öncesinde küçük roller de olsa dizi ve filmlerde oynadım. Amacım kamera arkasını gözlemlemekti. Ve sonuçta filmi çektik. Şimdi tek istediğim bu filmimizin televizyonda gösterilmesi ve daha geniş kitlelere ulaşması.

 

Yabancı basın sizden nasıl haberdar oldu biliyor musunuz?

Ben de bilmiyorum. Çünkü ben köydeyim; yabancı basından birçok kişi geldi.

 

Kadının kadına şiddetini anlatmanız çok ilginç. Peki ‘Yün Bebek’ nasıl bir film?

Yaşlı teyzeler çocukluklarında gördükleri şiddeti bana anlatırken, o anı yaşıyor, elleri ayakları titriyordu. Çevremdeki Ayşe ve Fatma teyze de kavga ediyordu. İnek, sebze ya da tavuk yüzünden… Her gün kavga. Gelin-kaynana, gelin-görümce ve ortada kalan çocuklar. Kız ve oğlan korkup pusuyor. Ben bunları çevremde gördüm ve yazdım. Yani güzel yavrum, öleni de öldüreni de biz doğurup büyütüyoruz. İstedim ki bunun özüne inilsin. Çünkü çocukluk çok önemli. Biz çocuklarımızı terbiye etmeye çalışıyoruz ama önce anne ve baba bilinçlenmeli. O yüzden ‘Yün Bebek’ yavrum. Küçük Elifler (başrol karakteri) şiddetsiz ortamda büyüsün.

 

Film için teknik ekibi nasıl buldunuz?

Bana bir başka projeden bahsetmek için gelmişlerdi. “Ben bir film çekmek istiyorum. Ama her şey benim istediğim gibi olacak…” dedim. Bana, “Yönetmeni sen olursun” dediler. “Ben yönetmenlikten anlamam, sadece benim kafamın içerisindekiler olacak” dedim. Onlar da “Bunun adına yönetmen deniyor zaten” dediler. Ama filmi çok zor şartlarda çektik.

 

Lastik ayakkabılar değil yürüdüğün yol önemli

 

Görsek takıntımızdan dertlisiniz biraz… ‘Lastik ayakkabınız değil yürüdüğünüz yol’ önemli değil mi?

Tabii ki. Ben köylü kadınıyım. Köyde doğdum, köyde yaşıyorum ve kıyafetimle de insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Toplumumuz olarak dış görünüşe çok fazla önem veriyoruz. Bu, sadece şu iki yıldır eskisi kadar canımı acıtmıyor çünkü artık tanınır oldum. On dakika içinde, bazılarının söylemiyle şehirli, şık bir hanımefendi olabilirim. Ama kafanın içindeki düşünceleri değiştirebilir misiniz? Mesela benim eşim bıçağa ‘suluk’ diyor. Ben bıçak diyorum. Ben bunu 38 yıldır düzeltemedim. Velhasıl kelam yavrum, kafanın içi ve düşünceler önemli.

 

Günümüz filmlerine, televizyon dünyasına bakışınız nasıl?

Ne yalan söyleyeyim güzel yavrum çok canım acıyor. Çünkü eskiden az kanal ve kaliteli programlar vardı. Şimdi millet işini gücünü bırakıp evlendirme programı izliyor.

 

Evlilik programlarına ayrı bir tepkiniz var gibi?

Aynen öyle güzel yavrum. Ben öyle şeyler görmedim, geleneklerimizde de yoktu. O işler dört duvar arasında olurdu. Şimdi saklı gizli diye bir şey kalmadı. 38 yıllık evliyim, görücü usulü evlendim. “Herkes görücü usulü evlensin” diyemem ama ekrana çıkıp o şekilde olması da hoş değil.

 

Chiara Ferragni Vaka’sı…

Çok severek takip ettiğim, şirin, güzel, çekici, tatlı, sempatik bir blogger var. Çoğu zaman çok sade ve spor giyiniyor. Gerçi ne giyse yakışıyor… Masal tadında bir ünlü olma, ve girişimcilik  hikayesi var. Çok kıskanılacak bir hayat yaşıyor…Sürekli seyahatte ve çekimlerde… Ünlü olduğundan beri moda haftalarını takip ve temsil ettiği marka çekimleri için seyahat ediyor. 2009 yılında  tatlı bir İtalyan üniversite öğrencisi olarak Milano ‘daki küçük evinde yaşarken blog yazmaya başlıyor.; şimdi çok ünlü ve Los Angeles’in ünlü Beverly  Hills semtinde yaşıyor. Ben de bu çok sevdiğim tatlı kızla Los Angeles da The Broad’da karşılaştım..Çok sempatik, göründüğü kadar da  yalın ve spordu.. Hayran olduğum için beraber fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim. L.A de olduğum sürece de aynı ortamlarda birbirimizin takipçisi olduk. Blogunun ve özellikle instagram  hesabının  sıkı takipçisiyim. Şimdi de Chiara Ferragni ve yakışıklı partneri Riccardo Pozzoli’nin bloggerken bu günlere nasıl geldiğini anlatan girişimcilik hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum…Aşağıdaki yazı Zeynep Yapar’ın Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısı, çok güzel anlatmış, sevgiler, sevgiler…12246977_10153988152189311_3084182994026244845_n
 10 dolarlık Sarışın Salata milyon dolarlar kazanıyor. Zeynep Yapar’ın Cumuriyet gazetesi yazısından..

Instagram’da altı milyon takipçisi var. Moda blogu The Blonde Salad’ı 2009 yılında 10 dolara açtı. 2014 yılı kazancı 8 milyon dolar. Şimdi Milano merkezli ofisinde çalışan 15 kişilik ekibini, Los Angeles’taki evinden idare ediyor. Harvard Business School’un üzerine vaka çalışması yaptığı ilk ve tek blogger. Blogger’lığın mesleğe dönüşmesine hâlâ burun kıvıranlar buyrun okuyun.

“Flickr profesyonel fotoğrafçılık üzerine odaklı bir siteydi. Fakat Chiara, üzerinde yeni Zara kazağıyla verdiği bir pozu Flickr’da paylaştığında, Afrika’da bir ay geçirmiş bir foto muhabirinin çektiği fotoğraf serisinden 10 kat fazla yorum alıyordu. İnsanların sosyal medyada neyi nasıl giydiğine ne kadar ilgi duyduğunu bu sayede idrak etmeye başladık.” Bu sözler The Blonde Salad blogunun CEO’su, Chiara Ferragni’nin eski sevgilisi Riccardo Pozzoli’ye ait. 2009 yılında, 22 yaşındaki Chiara, Milano’daki Bocconi Üniversitesi’nde hukuk öğrencisiydi. Riccardo Pozzoli ise aynı üniversitede finans okuyordu. Pozzoli bahçe sanayisi üzerine üç aylık bir staj için Şikago’ya gittiğinde, sosyal medyanın imaj ve markalaşmadan uzak olduğunu düşündüğü bahçe sektöründe bile ne kadar önem kazandığını gördü. Sosyal medya, ABD’dE her alanda güçlü bir iletişim platformuna dönüşüyordu. Chiara Ferragni, New York Moda Haftası’nda ön sırada kıdemli editörlerle yan yana oturması olay olan 13 yaşındaki Tavi Gevinson gibi Amerikalı moda bloggerlarını takibe başladı. Bir haftasonu skype’ta konuşurlarken, Riccardo, Flickr ve Lookbook.nu gibi sitelerde fotoğraflarını paylaşmayı seven Chiara’yı kişisel blogunu açması için teşvik etti. O sırada hala Şikago’da olan Pozzoli, 10 dolar ödeyip bir Amerikan URL sağlayıcısından theblondesalad.com adresini satın aldı. Sitenin adını The Blonde Salad / Sarışın Salatası koymaya karar verdiler çünkü blog, sarışın Chiara’nın ilgisini çeken tüm alanların bir salatası olacaktı: Moda, fotoğraf, seyahat, yaşam stili.

 

DÜZENLİ ZİYARETÇİ İÇİN DÜZENLİ GÖNDERİ

Sadık bir izleyici kitlesi oluşturmak için Chiara’nın bloga her sabah saat 9.00’da yeni bir gönderi girmesi Riccardo’nun fikriydi. “Okuyucu için bir kahvaltı vakti rutini” diyor Riccardo. The Blonde Salad okur kitesi, ilk ayın sonunda 30 bine yükseldi. Chiara Ferragni’ye Milano Moda Haftası’ndan ilk davetiye 2010 yılının başında geldi. “Blogger’ların moda haftalarındaki defilelere katılması Amerika’da bir fenomene dönüşmüştü. Oysa Milano, moda blogger’ının ne olduğundan bihaberdi” diyor Pozzoli. “Buradaki gazeteciler artık bloggerların da defilelere katıldığı haberlerini okudukça, gözler İtalya’daki moda bloggerlarına yani o sırada tek olan, Chiara’ya döndü. Tüm İtalyan medyası Chiara’dan röportaj talep ediyordu.”

Chiara ve Riccardo, Milano Moda Haftası’ndan gelen davetlerle yetinmedi. New York, Paris, Londra gibi moda başkentlerinde düzenlenen şovlar için kendileri davetiye talep etmeye başladılar. İlk etapta seyahat ve konaklama masraflarını ceplerinden ödediler. Bu sayede Chiara Ferragni uluslararası moda haftalarında olup bitenleri ve gelecek sezonun trendlerini kendi deneyimleri üzerinden bloguna taşımaya başladı. Bir yıl sonra, 2011’de, Ferragni, dünya moda haftalarının sadık misafiriydi. Aynı yılın mart ayında, Chiara Ferragni ve Riccardo Pozzoli, yüzde 55’e yüzde 45 payla, The Blonde Salad şirketini kurdular.

[Haber görseli]

ÜRÜN REKLAMINDA KİŞİSEL DENEYİM ETKİLİ

Blogun günlük ziyaretçi sayısı 70 bine yaklaşınca bir İtalyan dijital strateji ajansı ve online reklam üzerine uzmanlaşmış bir medya şirketiyle anlaştılar. Pozzoli “Bizim için çok iyi bir zamanlamaydı zira birçok lüks marka, e-ticaret hayatına yeni atılmıştı” diyor. İlk etapta siteye aldıkları reklamlar üzerinden para kazandılar, sonrasında bunu nasıl geliştirebileceklerine kafa yordular. Ürün reklamları Chiara Ferragni’nin kendi yaşam stiliyle bir bağı olduğunda çok daha etkiliydi. Zira takipçileri sitede yanıp sönen ilanlardan çok, Chiara Ferragni’nin seyahat ettiği bavul, sürdüğü araba, giydiği bikiniyle ilgiliydi. RewardStyle.com gibi, blogger ve marka arasındaki e-ticarete aracılık yapan yeni platformlarla çalışmaya başladılar. Böylece, Chiara’nın kendi deneyimi üzerinden anlattığı bir ürün, takipçisi tarafından satın alındığında, The Blonde Salad blogu satışlardan pay almaya başladı. “Bu sırada seçici olmak zorundaydık” diyor Chiara. “Bana, stilime, yaşam tarzıma doğal gelmeyen bir şey varsa, ortada çok para olsa da hayır demek durumundaydık. Takipçilerimin her yorumunu dikkatle okuduğumdan, kendime olduğu kadar onlara da sadık kalmalıydım.”

Chiara Ferragni 2012 yılında İngiltere’nin en prestijli markalarından Burberry ile işbirliği yaptı. 2013 yılında Dior Cosmetiques Italya ile anlaşarak ilk kez Cannes Film Festivali’ne katıldı ve organizasyonda yaşananları bloguna aktardı. “Hem Chiara hem takipçileri için harika bir projeydi” diyor Riccardo Pozzoli. “Zira takipçileri kendi hayatlarında böylesine bir deneyim yaşamadılar ama Chiara sayesinde buna ortak oldular.” Aynı yıl, Chiara’nın büyük hayranlık duyduğu Fransız markası Louis Vuitton da The Blonde Salad’a proje teklifinde bulunanlardandı. The Blonde Salad, Louis Vuitton adını işbirliği yaptığı sıkı markalar arasına eklemekle kalmadı, markanın İtalya’daki online iletişim ve online ticaret müdürü Alessio Sanzogni’yi de ekibine transfer etti. “The Blonde Salad’ı iki yıldır yakından takip ediyordum. Louis Vuitton’da çalışırken blogla yaptığımız proje sırasında Chiara’yla yakın arkadaş oldum” diyor Sanzogni. “Yenilikçi, genç bir dijital platformda çalışmayı gerçekten çok istiyordum.”

 

INSTAGRAM BLOGU VURDU

2013 yılı kasım ayında Alessio Sanzogni’nin The Blonde Salad ekibine katılması, aslında bir strateji değişikliğinin parçasıydı. 2013 yılının ikinci yarısında günlük ziyaretçi sayısı 140 bini bulan The Blonde Salad, Instagram’ın yükselişinden olumsuz etkilendi. “Blog ziyaretlerimiz azalıyordu çünkü blogu da Instagram’ı da aynı içerikle besliyorduk” diyor Pozzoli. “Instagram’la baş edemeyeceğimizi biliyorduk, daha başından kaybedilmiş bir savaştı bu. Bu yüzden strateji değiştirmemiz gerekiyordu.”

Blog ve instagram içeriklerini ayırmaya karar verdiler. Chiara Ferragni, Instagram hesabında günlük görünümleri ve aktivitelerini paylaşacak; The Blonde Salad birkaç haftalık editoryal planlamayla çalışan bağımsız bir yaşam stili dergisine dönüştürülecekti. Ve bu sırada göreve başlayan Alessio Sanzogni, bu editoryal planlamadan sorumlu olacaktı. Sanzogni işe ekip düzenlemesiyle başladı. O sırada altı kişi olan The Blonde Salad kısaca TBS ekibi, farklı markalara ve projelere göre bölünmüştü. Sanzogni ekibin görev tanımlarını sosyal medya, editoryal, lojistik, kişisel asistan, ticaret, reklam ve halkla ilişkiler başlıkları altında topladı. Moda tecrübesi olan bir grafik tasarımcı ve web editörü alınarak ekip genişletildi. Alessio Sanzogni’nin bir sonraki adımı projelerdi. “Chiara ve Richie, çok profesyonel ilerliyordu. Projeler konusunda zaten bir hassasiyet vardı fakat buna rağmen yaptıkları bazı işbirliklerinden kaçınılması gerektiğini düşünüyordum. Örneğin geçtiğimiz yıl ekim ayında Gucci’yle bir toplantı yaptım” diyor, Sanzogni. “Bu sırada The Blonde Salad’da bir telefon operatörünün reklamları dönüyordu. Gucci kendi içeriklerini asla bu reklamla aynı sayfada görmek istemeyeceklerini söyledi.” TBS ekibi, prestijli reklam verenlerle çalışma olasılığını artırmak için, telefon operatörü reklamından günlük 30-40 bin euro kazanıyor olmalarına rağmen, kaldırmaya karar vermişti. Ve bu ilk etapta para kaybetmelerine sebep olsa da, seçkin markalarla uzun dönemli anlaşmalar üzerinden iş geliştirme fırsatlarını artırdı.

“Bugün bambaşka bir kitleye hitap ediyoruz” diyor Riccardo Pozzoli. “Üç yıl önce moda haftalarından haber girince ziyaretçi sayımız yüzde 15 düşerdi. Çünkü takipçiler moda dünyasında ne olduğundan çok, Chiara’nın ne yaptığıyla ilgiliydi. Bugün moda organizasyonlarını konu eden medya platformlarıyla ciddi anlamda rekabet edecek seviyede olmasak da, moda haftalarında ziyaretçi sayımızı yüzde 15 artırmayı başardık.”

The Blonde Salad gerçek bir başarı hikayesi. Chiara Ferragni yakın geçmişte seyahatlere bir dünya para ödemek pahasına, defilelere katılmak için davetiye peşinde koşuyordu. Bugün katıldığı organizasyonlarda ön sıradan gülümsemesinin ücreti, 30 ila 50 bin euro arasında değişiyor. Yıllar önce Vogue okumak için ay sonunun gelmesini bekleyemeyen bu hukuk öğrencisi, bu yıl Vogue’a kapak olmayı da başardı.

“Vogue’a kapak olmak benim için bir rüyaydı. Gerçek olduğuna göre bir şeyleri doğru yaptım demek ki…” Okul mu?.. “Bir ara bitecek” diyor, Chiara Ferragni.

 

AYAKKABILARDAN 5 MİLYON DOLAR 

The Blonde Salad şirketini besleyen en önemli kaynak 2013 yılında lanse edilen Chiara Ferragni Collection. Daha önce bir ayakkabı markasıyla ortak koleksiyon hazırlayan Chiara Ferragni, bu işbirliğinin sonuçlarından pek memnun kalmasa da mağazalardan talep gelmeye devam edince kendi markasını lanse etmeye karar verdi. Göz kırpan, yan bakan pırıltılı babet ve mokasenlerin ağırlıkta olduğu koleksiyon, 2013 yılı sonbaharından bu yana uluslararası bir marka. 220 ve 500 dolar arasında değişen fiyatlarda satışa sunulan Flört Eden Ayakkabılar, 30’a yakın ülkede, 300’e yakın satış noktasında.

[Haber görseli]

AŞK BİTTİ İŞE DEVAM

Blogun kurucu ortağı ve bugünkü CEO’su Riccardo Pozzoli, Chiara Ferragni’yle önce sevgili sonra iş partneri oldu. Zira Ferragni’yi kişisel blogunu açması için teşvik eden Pozzoli’ydi. Blogun fanları onu, Chiara’nın hitap ettiği gibi, Richie olarak tanıyor. Chiara, Richie’yle altı yıllık ilişkilerinin bittiğini 2013 yılında Instagram’dan duyurmuştu. İkili birlikte çalışmaya devam ediyor. Harvard Business School’un yaptığı araştırmada profesör Anat Keinan’la birlikte çalışan öğretim üyelerinden Kristina Maslauskaite, “Blogun iş geliştirme sorumluluğu Pozzoli’ye aitti” diyor. “Chiara Ferragni bu sayede hem popülerliğini hem gelirini artırdı.”

[Haber görseli]