Yeni Yılda Eğlenceli, Neşeli Umutlar…

2015 Girerken gönlüm yeni, tatlı huzurlu,  umutlarla dolu, daha iyi sosyal ve ekonomik şartlar içinde, daha huzurlu, daha adil, ülkemizde ve tüm dünyada barış içinde  bir yıl geçireceğimize inanıyorum, inşallah yanılmam…Yüzlerimiz gülsün, neşemiz,daim olsun, benim minik prensim gibi, eğlencemiz bol olsun.Özellikle onlardan, onlarla geleceğin güzel olacağından umutluyum.Herkese sevgiler, mutlu, sağlıklı, neşeli, huzurlu bir yeni yıl diliyorum…

10701933_10154597173865323_7909903426611643609_nMinik prensim  hızla büyüyor, artık beş yaşında.11 Eylül’de yeni yaşına  bastı. Seneye okula başlayacak. Sakin  ve huzurlu bir çocuk. Yaramaz değil, kıskanç, hırçın, hiç değil.

1174528_10154772687930323_5214749689707858703_nArkadaşları ile uyumlu. Müzik ile arası çok iyi. Mırıl mırıl şarkılara eşlik ediyor.

945762_10153104643090323_414842603_n

Önceleri Latin Müzik meraklısı idi, sonra Türk Pop, şimdide Yabancı Pop müziği daha çok seviyor.DSC_0019Okulunu seviyor, arkadaşlarını seviyor, evini seviyor.İnsanları seviyor, hayvanları seviyor.

10711051_10154658876465323_8563489215137631991_nGeçen ay hocası bir mesaj yollamış.Aslan’ı anlatan bir mesaj. Mesajda en hoşuma giden Aslan ile ilgili; hocasının  “eğlenceli ve neşeli bir çocuk “ tanımı yapmış olması.

1 (44)

Evet Aslan neşeli ve eğlenceli bir çocuk.Harika; hep neşeli olsun, hep güler yüzlü olsun.Hep iyi huylu olsun.Hep mütevazi,onurlu, gurur duyulacak olsun.

559725_10153261361070323_2081951182_n

Çocuklarımızın neşesi bizim neşemiz, mutluluğumuz. Gelecek onlarla güzelleşecek.

IMG_1838Onunla her buluştuğumuz da  farklı bir program yapmaya çalışıyoruz.

1794730_10153017793369311_2979506931880062350_n

Kidzmanya çok eğlendiği güzel vakit geçirdiği yerlerden biri. Müzik de en büyük tutkusu. Kendi kendine de, müzik dinleyerek şarkılara eşlik ederek, hem kendini hem çevresini çok iyi eğlendirebiliyor.Bazen çalmayı da denemiyor değil!!!!! Bu yıl programımızda  çocuk korosu çalışmaları var.

942709_10152833076840323_1357279573_n

Sizler nasıl düşünüyorsunuz bilmiyorum ama, ben hemen büyümelerini hiç istemiyorum, hatta hiç istemiyorum. fotograf (127)Hep böyle, saf, temiz, çocuk beyinleri ve narin minik bedenleri ile kalsalar.O minicik, tatlı muzip yüzleri, elleri,her şeyleri küçükken çok güzel.

1743688_10153876134435323_1787571493_n

Ama büyüyorlar, büyüyecekler,  mutlulukları, neşeleri,iyi yürekli gönülleri de onlarla büyüsün. Hep iyi, dürüst, sevgi dolu eğlenceli kalsınlar.Biz de onlarla gelecek güzel günlerin hayalini yaşayalım.Yeni yılda yeni umutlarla, sevgilerle…

 

Reklamlar

Osman Müftüoğlu İle Yeni Yıl’a Girerken

Osman Müftüoğlu çok keyifle okuduğum, söylediklerini uygulamaya çalıştığım,  takip ettiğim köşe yazarı ve doktor. Yeni yıla girmeden onu,  29.12.2014 yazısı ile paylaşmak istedim. O da benim gibi, 2015’e umutla girenlerden. Osman Müftüoğlu’nun çok da güzel kitapları var. Son kitabı da Hayatı Uzatmanın Sırları. Bence kendinize, ya da sevdiklerinize  harika bir yılbaşı hediyesi.  Ben her sabah Hürriyet Gazetesinde ki yazısını okurken bana verilmiş bir hediye gibi algılıyorum. Teşekkürler Osman Bey, hem ruhumuza , hem bedenimize sağlıkla mutlu yıllar…

Ruhu güzelleştiren reçetelerin hepsi bu kitapta…

hayati-uzatm-165702B5

“Geliştirdiğim integratif (bütüncül) sağlık yaklaşımı Türk halkının genetik hafızasına yani fıtratına uygun. Çünkü onun hem bedensel hem de duygusal ihtiyaçlarını dikkate alıyor.

Bu ‘yeni’ yaklaşımda önce negatiflerden kurtulun diyorum. Yılların biriktirdiği toksinlerden, fazla kilolardan, yalan yanlış reçetelerden… Manevi boşluklardan, küskünlüklerden, dargınlıklardan, stres kaynaklarından, sevgisizlikten… Ve sonra bu toprakların güzellikleriyle, pozitiflikleriyle doldurun diyorum hayatınızı. Yani kötülükleri iyiliklerle kovun! Barışın, huzura odaklanın, inanın. Doğru beslenin, doğru takviyeleri alın. Güzelliğinize önem verin.

Tecrübenin getirdiği ‘bilgelikle’ sizler için seçtim, yanlışları ayıkladım, ince işçilik yaptım. Ortaya, sağlıklı yaşam, kaliteli yaşlanma ve koruyucu hekimlikle ilgili bir başucu kitabı çıktı. Hayatı kaliteli uzatmanın kitabı. Genç yaşlı, kadın erkek herkesin yararlanacağı bütünsel sağlık kılavuzu. Acele etmeden sindire sindire okursanız, yeni bir hayatın ipuçlarını bulacaksınız. ‘Yaşasın hayat’ diyeceksiniz.”

(Prof. Dr. Osman Müftüoğlu)

Kitapla ilgili yazacak çok şey var,ben Osman Müftüoğlu’nun kendi kısa tanıtım yazısını ekledim. Aşağıda da dün tarihli Hürriyet gazetesi yazısını paylaştım. Göreceksiniz, okuyunca sizde bu gün acaba ne yazdı diye takipçisi olacaksınız. Sevgiler, en çoğundan…

ÇÖZÜM ORTAĞIMIZ OLUN

Her yıl gibi 2015’e de farklı ve yeni umutlarla giriyoruz. Ben kendi adıma daha güzel, daha keyifli ve daha huzurlu bir yıl beklentisi içindeyim. Daha önce de “ensemi hiç karartmadım” ama nedendir bilmiyorum 2015’e bundan önceki yıllardan daha iyi umutlar yükledim. Önümüzdeki yıl daha iyi sosyal ve ekonomik şartlar içinde, daha huzurlu bir yıl geçireceğimize inanıyorum, inşallah yanılmam…

 

İşin beklenti yanı bu ama her yeni yıl aslında bir yıl daha yaşlanmak anlamına da geliyor. Bu nedenle yeni yıl planlarımızı yaparken işin sağlık yanını da ihmal etmememiz lazım, bana sorarsanız önceliği de kronik hastalıklara vermemizde fayda var. Nedeni şu…

 

Yaşımız ilerledikçe başımızı ağrıtabilecek sorunların çoğu, topluca “kronik hastalıklar” adını verdiğimiz sağlık sorunlarıdır: Şeker hastalığı, hipertansiyon, kilo fazlalığı, romatizmal sorunlar, bellek problemleri/Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, kanserler, damar sertliği ve bununla ilişkili beyin ve kalp damar bozuklukları ve bunların neticesi olan kalp krizleri, felçler…

 

Listeyi daha da fazla uzatıp canınızı sıkmak istemem. Hatta size iyi bir haber bile verebilirim: Her gün bir yenisi tamamlanan binlerce bilimsel çalışma gösteriyor ki eğer bazı temel noktalara dikkat edebilirsek kronik hastalıkların ortaya çıkışını geciktirmek de, mevcutların hızını kesmek veya yavaşlatmak da bizim elimizdedir. İsterseniz önce şu kronik hastalıklar konusunu biraz daha açıklayalım, sonra da onları önlemenin nasıl olacağını özetlemeye çalışalım.

 

YIPRANIYORUZ

 

Yaşımız ilerledikçe beden ve ruh organizasyonlarımız geçip giden zamandan daha fazla etkileniyor, yıpranıp eskiyor. İşin kötüsü bu etkilenme yaşımız ne kadar ileriyse o kadar şiddetli oluyor. Ayrıca biz ne yaparsak yapalım, ne kadar dikkat edersek edelim zaman hükmünü mutlaka ve bir şekilde icra ediyor. Neticede yetmiş yaşındaki bir kalp, bir akciğer, bir beyin ellili yaşlardakine göre daha fazla ve hızla eskiyor. Damarlar sertleşmeye, eklemler koflaşmaya, cilt kırışmaya, saçlar dökülüp kırlaşmaya, ruh yorulmaya mahkûm hale geliyor. Özetle yaşlanmanın etkilerinden kurtulmamız olanaksız. Hepimiz erken ya da geç, az ya da çok ama bir şekilde yaşlanma ile yüzleşeceğiz ama burada gözden kaçan küçük bir ayrıntı var, o da şu…

 

Zamanın yıpratıcı etkisinin sürati ve yoğunluğunun ne olacağına şansımız ve genetik mirasımızdan çok kendimiz, biz karar veriyoruz. Şansın ve genetik mirasın etkisi toplamda %30’u geçmiyor. Yaşlanınca nasıl biri olacağımıza, ne ölçüde hasta ya da sağlıklı kalacağımıza kendimize nasıl baktığımız, nasıl beslendiğimiz, ne kadar aktif olduğumuz, nasıl uyuduğumuz, stres-huzur dengesini nasıl sürdürdüğümüz karar veriyor. Neticeye, içtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz gıdalar kadar birlikte yaşadığımız insanlar/toplumsal yapı, bizim o yapıyla kurduğumuz aidiyet ilişkileri, inanç gücümüz ve manevi zenginliğimiz de etki ediyor.

 

YAŞAM TARZI TIBBI

 

İşte bu nedenle son yıllarda “yaşam tarzı tıbbı/lifestyle medicine” diye yeni bir kavram geliştirildi. Biz doktorlar sadece hastalık tedavi etmenin yeterli olmadığını, hastalıkları önlemenin, hızlarını kesip etkilerini hafifletmenin de mühim bir konu olduğunu yeniden fark ettik. Ayrıca yaşam tarzının da ne kadar önemli bir belirleyici olduğunu da öğrendik. Bu biraz da mecburiyetten kaynaklandı. Çünkü öğrendik ki yukarıda saydığımız kronik hastalıkların hemen hepsi nasıl yaşadığımızla da birebir ilişkilidir. Neredeyse tamamı önlenebilen, en kötü olasılıkla geciktirile geciktirilebilen, bilemediniz etkileri hafifletilebilen sağlık sorunlarıdır.

 

Anlatmak istediğim şey şu: Nasıl yaşadığımız, hayatı nasıl yorumladığımız, onunla nasıl ve ne gibi ilişkiler kurduğumuz, hangi seçimleri yaptığımız zannettiğimizden çok daha önemli bir konudur.

 

Birkaç gün sonra yeni bir yıla merhaba diyeceğiz. Çoğu alanda yeni başlangıçlar yapmaya çalışacağız. Geçmiş yılın muhasebesini çıkarıp yanlışlardan vazgeçeceğiz, yeni ve faydalı modeller geliştireceğiz. İşte bu planları yaparken işin içine biraz da “SAĞLIK” eklemenizi istiyorum.

 

Yeni bir yıl “geçmişi geçmişte bırakıp yeni şeyler söylemek” için en uygun zamandır. Aynı zamanda “yeni şeyler düşünmek, yeni ve iyi alışkanlıklar edinmek” için de mükemmel bir fırsattır. Lütfen unutmayın: Önümüzdeki yıllar kronik hastalıklarla daha çok boğuşacağımız bir dönem olacak. Eskisinden çok daha fazla sayıda insan yaşlılıkla ilgili hastalıkların –kronik hastalıklar- pençesine düşüp bunlarla uğraşacak. İsteseniz de istemeseniz de bu böyle.

 

Daha uzun yaşıyoruz ama daha çok da yaşlanıyoruz. Yaşımız ilerledikçe hipertansiyon, diyabet, kilo problemi, damar sertliği, romatizma, kanser, depresyon, Parkinson, Alzheimer gibi sağlık sorunlarına aday kişiler haline geliyoruz. Bunların hemen hepsi korkutucu, üzücü sağlık sorunları ama unutmayalım ki çoğu yaşam tarzı yanlışlarımızla yakından ilişkili. Doğru yaşam alışkanlıkları geliştirebilirsek eğer önlenebileceğimiz, diyelim ki önleyemedik başımıza gelmelerini engelleyebileceğimiz, farz edelim ki başımıza geldiler etkileri hafifletilebileceğimiz problemler. Yeter ki biz aynı yanlışları ısrarla tekrarlayıp durmayalım. Yeter ki biz, çözümü sadece doktorlara, onların yazacağı haplara, şuruplara, yapacakları ameliyatlara emanet etmek yerine sorunların “ÇÖZÜM ORTAĞI” haline de gelebilelim. Emin olunuz ki o zaman her şey daha güzel ve daha kolay olacak, hayat daha keyifli ve huzurlu hale gelecek.

 

Hepinize kendinize daha iyi baktığınız, daha sağlıklı, huzurlu, keyifli, renkli ve anlayışlı güzel bir yıl diliyorum.

 

BİR NOT

 

BEYNİNİZE GÜVENİN

 

Yaşlanmadan en çok hangi organımız etkileniyor? Bu sorunun net bir cevabı yok ama bana sorarsanız en az etkilenen organların başında beyin geliyor. Nedeni bu mükemmel organın zannettiğimizden çok daha üstün bir organizasyona sahip olması. Sayıları yüz milyarları geçen hücreler ve bu hücreleri birbirine bağlayan bağlantılar, inanılmaz bir yapısal bütünlük, bölgesel hatta hücresel özgürlük içinde hiç aksamadan tıkır tıkır çalışıyor. Beyindeki her bir hücre saniyede yüzden fazla elektriksel sinyali diğer hücrelere gönderirken bu sinyalleri iletebilmek için diğer hücrelerle yaklaşık on bin civarında farklı bağlantı kurabiliyor. “İncognito/Beynin Gizli Hayatı” isimli eserin yazarı David Eagleman bu mükemmeliyeti şu cümlelerde özetlemiş: “Beyinde milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetreküpünde, Samanyolu gök adasındaki yıldızların sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. Kafatasınızın içindeki pembe jöle kıvamlı, ortalama bin dört yüz gramlık organ aslında alışık olmadığımız türden bilgi sayımsal malzemedir. Kendi kendini yapılandırabilen minyatür ölçekli parçalardan oluşan bu malzeme, inşa etmeyi düşlediğimiz ya da düşleyebileceğimiz her şeyi geride bırakacak özelliktedir. Bu nedenle kendinizi tembel ya da kalın kafalı hissettiğiniz zamanlarda, aslında gezegendeki en çalışkan ve en parlak nesne olduğunuzu düşünüp moralinizi yükseltebilirsiniz. İnanılmaz bir hikâyedir bizimkisi. Bildiğimiz kadarıyla gezegende kendi programlama dilini çözme oyununa bodoslama dalacak kadar karmaşık tek sistemi –biz- oluşturuyoruz. Farz edin ki bilgisayarınız kendi donanımını denetlemeye başladı, kasasını söktü ve kamerasını kendi devrelerine yönlendirdi. İşte biz buyuz!”  (İncognito/David Eagleman/Domingo Yayıncılık/2014/İstanbul) Eğer bu kadar mükemmel bir organa sahipsek ve hepimiz birer mucizeysek, hele hele David Eagleman gibi dünya çapında bir nörobilimcinin söylediği gibi “inanılmaz bir hikâyenin sahibiysek” hangi yaşta olursak olalım kendi hikâyemizi kendimiz yeniden yazabilir, kötü bir hikâyeyi iyi bir hikâyeye çevirebiliriz. Yaşam tarzı seçimlerimizi değiştirmek, yeni ve iyi seçimler yapıp geliştirmek işte bu nedenle zannettiğimizden daha kolay olmalıdır.

 

BİR BİLGİ

 

KRONİK SORUNLAR HANGİLERİ?

 

Kırklı yaşlardan sonra yavaş yavaş ortaya çıkan, varlıkları altmışlı yaşlarda belirginleşip yetmişli yaşlarda neredeyse çiçek açan bir grup yaşlılık probleminin ortak bir adı var: Kronik hastalıklar. Bu grupta yer alan başlıca sağlık sorunları ise şunlar…

 

  • İnsülin direnci, gizli ya da açık şeker hastalığı
  • Hipertansiyon
  • Damar sertliği
  • Parkinson hastalığı
  • Alzheimer hastalığı
  • Osteoporoz
  • Osteoartrit
  • Kanserler
  • Kilo sorunu/Obezite

 

KESİP SAKLAYIN

 

2015 İÇİN BAZI TAVSİYELERİ

 

  1. Sağlık sorunlarınızın çözüm ortağı olun, çözümü sadece doktorların sırtına yüklemeyin.
  2. Hastalanmamaya, hastalıklardan korunmaya daha çok ağırlık verin. Sağlığı bozabilen temel hataların öncelikle beslenme yanlışları ile ilişkili olduğunu unutmayın. Özellikle şeker, un, tuz yüklü besinlerden, içinde trans yağ, fruktoz şurubu, koruyucu, renklendirici, tatlandırıcı, hidrolize protein, mono sodyum glutamat bulunan besinlerden uzak durun. Gazlı, kolalı, fosforik asit içeriği yüksek içeceklere elinizi bile sürmeyin.
  3. Yürüyün. Günde en az 5000 adım atmanın bir yolunu bulun.
  4. Sağlığınızı izleyin. Sağlıksızlık işaretlerinin nedenlerini araştırmakta geç kalmayın.
  5. Uykunuzdan taviz vermeyin.
  6. Alkolü abartmayın, sigaraya elinizi sürmeyin.
  7. Kilonuzu takip edin.
  8. Gereksiz yere ilaç kullanmayın. Her sorunu ilaçla çözmeye de kalkmayın. Doğal destekleri, bitkisel hapları, vitamin ve mineralleri rastgele yutmayın.
  9. Kronik bir sağlık sorununuz varsa (hipertansiyon, şeker hastalığı) dikkatle izleyin.
  10. Yıllık sağlık kontrollerinizi ihmal etmeyin. Kendinize zaman ayırın. Gezin, dinlenin, eğlenin.
  11. Gülümseyin, pozitif olun.
  12. Öfke, endişe ve benzeri duygulardan uzak kalın.
  13. Balık yiyin. Yoğurdu ve kefiri unutmayın. Yumurta ve bulgura yer ayırın.
  14. Kahvaltıyı ihmal etmeyin.
  15. Sosyal gruplara katılın.
  16. Esneme egzersizlerini ihmal etmeyin.
  17. İnanç dünyanızı zenginleştirin. Manevi yaşamı genişletin.
  18. Ailenizle daha sık bir arada olun.
  19. Yanlış diyetlerden, çakma detokslardan uzak kalın.
  20. Öğrendiğiniz, duyduğunuz sağlık önerilerini uygulamadan önce araştırın.
  21. Tamamlayıcı/geleneksel tıptan faydalanın ama bu işi yaparken dikkatli olun. Şarlatanların, cambazların, üçkâğıtçıların ve maneviyat ticareti yapanların ellerine düşmeyin. Faydalanmayı düşündüğünüz her türlü geleneksel yöntemi dikkatle araştırın. Mümkünse doktorunuzla da bu konuları tartışın. Tamamlayıcı amaçla kullandığınız doğal desteklerin reçeteli ilaçlarınızla etkileşebileceğini unutmayın.
  22. Fırsat buldukça güneşlenin.
  23. B 12, D vitamini, demir ve benzeri mikro unsurların seviyelerini izlemeye çalışın.
  24. Dişlerinizi kontrol ettirmeyi ihmal etmeyin.
  25. Görme ve işitmenizi dikkatle izleyin.

Nice, Cannes, St.Tropez Ve…

Cote D’azur ya da Fransız Rivierası  benim için çok çekici bölgelerden biri.  Hem denizin güneşin keyfinin yaşanabileceği, hem bölgenin çok lezzetli yemeklerinin, rose şaraplarının, şampanyalarının tadılabileceği, Fransa sınırları içinde ama İtalyan esintileri taşıyan tatil beldesi.. Müzeleri, festivalleri ve 2000 yıllık geçmişiyle ruhunuza iyi gelecek, aynı zamanda da semt pazarları, şık butikleriyle dayanılmaz cazibeli.  Fransa’nın güney sahilleri aşık olunacak, çok keyif alınacak yerler.Beni çok etkileyen bu bölgeyi yazmakta çok zorlandım. Farklı güzellikleri bir arada arka arkaya görünce, anlatmak yeterli değilmiş gibi bir duyguya kapıldım. Ama yeni yıla girmeden de mutlaka yazayım, istedim.

provence

images (1)Benim için bütün bunların yanında sevdiğim bir çok ünlü ressamın, sanatçının hayatının bir bölümünü buralarda geçirmiş olması, da bölgeye olan hayranlığımın önemli etkenlerinden. . Bu yaz; çok görmek,  uzun uzun kalmak istediğim bu seyahate, bölgeyi bilen daha önce gitmiş, hatta yaşamış, arkadaşlarımızla beraber gittik. Onlarla yediğimiz,içtiğimiz, gezdiğimiz her yerin, her şeyin anlamını, zevkini  çok daha katlayarak yaşadık tattık.

img827

Sevgili Raffi ve Arlet hazırladıkları hem çok güzel, hem sürprizlerle dolu programla, unutulmaz bir gezi yapmamızı sağladılar.Lyon’da hava alanında  kiralık arabamızı aldık ve geziye katılan  iki arkadaşımız daha hep beraber, süper ekip ile  turumuz başladı.Turun; Lyon, Marsilya, Avignon kısmını daha önce anlattım.Sonra çok özel bir yer olan Peillon’u anlatacağım.

img1082

İşte harika gezi grubumuz, ,sağdan sola, Taki, Tanya, Raffi ,Arlet ve biz…

images (1)Hem Fransız Rivierası,  hem Alp’lerin eteği, hem İtalyan Rivierasıni kapsayan gezinin üçüncü etabında   ise Nice‘i merkez aldık.

Şehir merkezinde,  Place Massena meydanına açılan caddelerden  birinde ki otelimize  yerleştik.Bölgeyi de oradan gidip gelerek gezdik. Nice yukarıda anlattığım bütün özellikleri taşıyan harika bir Akdeniz şehri.

Place Messena Nice’in en ünlü meydanı, her saat  turistlerin fotoğraf çektiği, gençlerin akşam çıkarken buluşma noktası. Önü sahil, çevresinde bütün cafeler, restorantlar, gece klüpleri, pub’lar,mağazalar var.Nice öyle bir şehir ki, günün yarısını dolaşıp yeni yerler keşfedip, müzeleri görüp, diğer yarısında denizin ve güneşin tadını çıkarabiliyosunuz. 5 km’lik Promenade des Anglais boyunca yan yana bir sürü plaj bulunuyor ve turkuaz denizi de tek kelimeyle muhteşem! O manzarayla deniz keyfi yapmak ise bambaşka..Alışveriş için de Place Massena’da Galeries Lafayette ve tasarım butikleri var.

nizza-negrescoOtele yerleştikten sonra şehri keşfetmeye önce Promenade des Aglais yani Nice’in ünlü sahilinde yürüyüş yaparak başladık.Bir tarafta harika plaj, pırıl pırıl turkuaz deniz,palmiye ağaçları, diğer tarafta tarihi şık oteller ve 18 yüzyıldan beri aynı şıklık ve güzellikte. İnsan evet gerçekten çok güzel bir yerdeyim, diyor ve müthiş mutluluk duyuyor.

DSCF6520

 Plaj ve Nice’de özgü yemeklerden  Salade Niçoise

Bence bu bölgeyi gezmek  yeterli  değil, bu bölgede uzun uzun yaşanmalı. Harika bir sayfiye merkezi aynı zamanda, kültür, sanat, tasarım merkezi ve müthiş lezzetlerin tadılabileceği, içilebileceği yerlerde insan en sevdiklerinle zamanı durdurmalı. Gitmeden de böyle hissediyordum. Gittikten sonra da, aynı duygularla döndüm. Gezdiğim, gördüğüm , yaşadığım kadar göremediğim, gezemediğim, tadamadığım listelerle döndüm.

Onun için fotoğraflarla biraz yaşadıklarımı sizlerle paylaşıp,  yapamadıklarım içinde listeler yazıp en kısa zamanda tekrar tekrar gitmeyi  niyetliyorum.

Promenades des Anglais’nin hemen arka tarafında rengarenk küçük panjurlu sempatik evlerin çevrelediği semt pazarları, şık restoranlarıyla daha çok İtalyan kasabasına benzeyen Cours Saleya var.

img773 Cours Saleya’nı rengarenk çiçekleri, sebze meyvaları, zeytinleri, unlu mamulleri, bağıra çağıra satış yapan satıcıları ile bizim pazarlardan çok farkı yok.Aynı zaman da bölgede, bizim esnaf lokantası dediğimiz cinsten yöresel lezzetler yapan minik restorant ve kafeler var.

Yemeğe başlarken ya da akşam üstü rose şarap,  ya da şampanya içmek özellikle bölgede yapılanlardan tatmak,  çok keyifli. Nice ‘de,  ve tüm bölgede de bizdekinin  aksine şarap,  şampanya veya içki içmek; neredeyse su veya soda fiyatı kadar. Onlara oranla çok uygun, ya da su çok pahalı.

Aslında Nice’te Fransız mutfağından çok İtalyan mutfağına rastlayabiliyorsunuz. O yüzden pizza ve makarnalarını yanında Provence bölgesinden bir şarapla kesinlikle denemeli.

Cannes-Film-Festival

 

Nice’e gelip, lüks yatları, şık otelleri, muhteşem denizi ve plajlarıyla ünlü festival şehri Cannes’ı, E5825-Monte-Carlo-CasinoGrace Kelly’nin, Caroline’nin, Stephanie’nin,Prens Rainer’in ülkesi  Monaco’yu, görmeden gitmek olmaz. Zaten trenle ya da arabanızla 20-30 dakika icinde hepsine kolayca ulaşabiliyorsunuz.

img740

St- Tropez bambaşka kimlikte ve güzellikte bir yer.Lüks teknelerde gece özel partilerden, şık restorantlarına, gece klüplerinden masmavi denizi ve plajlarına kadar ve bozulmamış balıkçı köyünde lüksleri en şaşalısının yaşandığı St-Tropez her şeyiyle görülmesi gerekiyor.Ben kim ne derse desin, Yalıkavak yaşamına da çok benzettim. Hem lüks Marina’sı hem doğal Yalıkavak, çarşısı, pazarı, meydanı, tüm çeşitliliği ile Bodrum’un çok sevdiğim beldesinde, benzer tatlar buldum. Bodrum’da da kültür sanat etkinlikleri, festivaller de her geçen gün artıyor.

Provence-Alpes (1)

St. Tropez, yat limanı, dünya markalarını görebileceğiniz, dükkanları, cafeleri, restoranları ve tabii ki plajları ile dünya sosyetesini ağırlayan ufak bir tatil yeri.

Tam bir marka cenneti, dünya yıldızlarına burada her an rastlayabilirsiniz. Yatlar her yerde. Müthiş bir çekiciliği var . Şehir için de trafik çok yoğun

Bölgede gezilecek yerler hep aynı sahil üstünde.Sahilden biraz içerilere geçerek 20 dakika veya 30 dakika içinde Alplerin eteklerinde çok güzel, 1600- 1800 yıllarındaki aynı halleri ile minik butik otelleri, restorantları, evleri, meydanları kiliseleri olan köyler var.Provance bölgesinin en önemli özelliği yeşilliği, ve hepsi kendine has özellikleri olan köyleri.Binalar hiç bozulmadan muhafaza edilmiş.Yemeklerde öğle yemeği de dahil, şarap içmek hatta şampanya ile yemeğe başlamak şarap ile devam etmek, çok doğal. Özellikle bölgenin şarapları ve şampanyaları ile.Fransa’da cafe kültürü de çok yaygın.Starbucks ve benzeri zincirler neredeyse yok.Fransızlar geleneklerine ve göreneklerine çok bağlı tutucu bir millet.  Bölgenin otelleri genelde çok mütevazi, ve ev gibi.Fransa köylerinde restoranları hep aileler işletiyor. Genelde servis edenler restoran sahibi veya ailesinden biri oluyor.

.Her bölgede ünlü  sanatçıların  yoğun izleri, eserleri, müzeleri, bol galeriler var.

IMG_6365

Yemek yemek  Fransızlarda  ayrı bir kültür. İnsanlar sadece yemek yemiyorlar, sosyalleşiyorlar, eğleniyorlar, gülüyorlar  ve iyi zaman geçiriyorlar.Fransız  ve provance mutfağı, en güzel dünya mutfaklarından….Biz de seyahatimiz  sırasında sevgili Raffi’nin sayesinde  tüm provance rituelleriyle yemek yeme, bölgeye has lezzetleri keşfetme şansımız oldu.Her yemek, her kahve her içki çok özenle seçildi, tadıldı, keyfi çıkarıldı.Raffi özellikle; ne zaman, nerede ne yemeli, ne içmeli, nasıl yapılırlar, bölgenin kuzeyinde, güneyinde, iç kısımlarında ne farklar vardır, burada yaşayan ünlü sanatçılar, ne yerlermiş, nasıl severlermiş, hepsini de tatlı tatlı anlatarak bizlerle paylaştı.Seyahatin her anı yenilen, içilenlerle ayrıca taclandırıldı.Unutulmaz anılara unutulmaz lezzetlerde katıldı. Dönünce de buluşup bu özel mutfaktan menüler yapma fikrimiz de oluştu.Henüz başlamadık ama 2015 de neden olmasın….

IMG_6366

Bölgede ki doğa, sessizlik, huzur, insanların köylerdeki (doğal halleri), kilise ve cafelerin, hiçbir şekilde orijinalliği bozulmamış kalelerin, şatoların uyumu ve gizemi, diğer yandan sahillerdeki zenginlik ve varlığın yarattığı enerji, cafeler, restorantlar, düzen; hem eskinin hem de yeninin uyumlu karışımı Fransa’nın  dünyanın en çok turist çekmelesine  sebep oluyor. İnsan, doğa, tarih, kültür ve medeniyet hepsi bir arada.

10526023_10152629303339311_4383263061025768403_n

Restorant Bouchon Monaco’dan keyifli  anılar

Onun için yazılacak çok şey var.Yeni yıla girmeden  sizlerle bu çok güzel bölgeyi biraz paylaşmaya çalıştım. Yeni yıla girerken, güzel anıları hatırlayarak, hem kendim hem sizler için  gönlümüzce  geziler diliyorum.Sevgiler, sevgiler…

 

Girişimci Adaylarına Endeavor Fırsatı

Şanslı 60 kişiden biri de siz olabilirsiniz. Endeavor Türkiye, JP Morgan Chase Vakfı’nın desteğiyle başarılı girişimcilerin gerçek öykülerinden derlenen CaseCampus vaka çalışmaları programını genç girişimci adaylarının başvurusuna açtı.
09. Ocak 2015 Son başvuru!!! Yılın harika fırsatlarından. Kaçırmayın….

CaseCampus ile Girişimciliği Başarılı Girişimcilerden Öğrenin!

Girişimcilikle mi ilgileniyorsun? JP Morgan’ın desteğiyle, Endeavor Türkiye, başarılı girişimcilerinin gerçek öykülerini CaseCampus’de genç girişimci adaylarıyla buluşturuyor. Sen de girişimciliği bir kariyer seçeneği olarak düşünüyor veya girişimcilikle ilgileniyorsan bu ücretsiz program tam sana göre!
CaseCampus Nedir?
 
Girişimcilik, engel ve sorunlarla dolu bir yoldur. Bu yolda başarılı bir girişimci olmak, sorunları fırsata çevirmeyi gerektirir. CaseCampus programında, bir  girişimci gibi sorun çözmeyi öğrenecek,  yaşanmış girişimci öykülerindeki ikilemleri sen fırsata çevireceksin!
CaseCampus’te her biri önemli başarılara imza atmış Endeavor Girişimcileri, girişimcilik yolunda yaşadıkları zorlukları, başarıları ve mücadeleleri paylaşıyor. Girişimciler, çözüm seçeneklerini size sunuyor ve bir sonraki adımlarını kurgulamak için sizi tartışmaya davet ediyor.
Online platform’da farklı sektörlerden usta girişimcilerin tüm öykülerini, yazılı vaka çalışmalarını, videolarını ve iş modeli analizlerini bulabileceksin. Ayrıca, önde gelen akademisyenlerden oluşan danışma kurulu üyeleri ile tartışma seanslarına katılabilecek ve girişimciler, yatırımcılar ve sektör önderleriyle konferanslarda tanışabileceksin. Farklı sektörlerden olsa da, tüm girişimciler birbirine benzeyen karar anları yaşar. Bu programla, sen de kendini onların yerine koyarak riske girmeden bu dönüm noktaları hakkında kapsamlı bir deneyim kazanabileceksin.
Neden Katılmalıyım?
 
• Kendi geleceğini tasarlamak,
• Girişimciliği girişimcilerden öğrenmek,
• İçindeki girişimciyi çıkarmak; liderlik özelliklerini güçlendirmek.
• Benzersiz ve ücretsiz bir uygulamalı girişimcilik deneyimi kazanmak,
• Kapsamlı yerel girişimcilik öğrenim kaynaklarına ulaşmak,
• Girişimcilik ekosisteminin önde gelen akademisyenleri, özel sektör liderleri, yatırımcı ve mentorlarıyla tanışmak istiyorsan, CaseCampus Programı’na başvurabilirsin.

Katılmak için Uygun muyum?
 
• 3.- 4. sınıf lisans veya yüksek lisans öğrencisiysen VEYA bir lisans programından en fazla 5 yıl önce mezun olduysan,
• 30 yaşından büyük değilsen,
• Kendi girişimini başlatmak istiyor ya da girişimcilik ekosistemine ilgi duyuyorsan,
• Mart– Mayıs 2015 arası devam edecek eğitim programının İstanbul’da gerçekleştirilecek konferanslarına katılabileceksen,
• Konferanslar dışındaki tüm programı online olarak takip edebileceksen, CaseCampus Programı’na başvurabilirsin.

Nasıl Başvururum?

Nereden başvurabilirim?

Programa başvurmak için BURAYA TIKLA.
En son ne zaman başvurabilirim?
Başvurular 12 Aralık 2014 – 09 Ocak 2015 arasında açık olacak.
Program formatı nasıl olacak?
Program üç ay sürecek. Toplamda altı adet vaka çalışması, üç konferans ve online toplantılarla incelenecektir.
 
• Program ne zaman başlıyor?
Dersler 7 Mart 2015 – 30 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleşecektir.
İşletme öğrencisi/mezunu değilim. Yine de başvurabilir miyim?
Program, tüm üniversitelerin fakülte ve bölümlerinden öğrenci ve mezunlara açık olacak.
Başvurduktan sonra ne yapmalıyım?
Başvuru formunu eksiksiz dolduran ve kriterlere uygun tüm adaylarla Ocak ayı boyunca telefon ve yüzyüze mülakatlarla değerlendirmeler devam edecek.
• Seçilenler ne zaman açıklanıyor?
CaseCampus Programı’na katılmaya hak kazananlar Şubat 2015’te duyurulacak.
• Herhangi bir ücret ödeyecek miyim?
Tüm CaseCampus Programı konferanslar dahil ücretsizdir.
Programa kaç kişi kabul edilecek?
2015 Bahar Dönemi CaseCampus Programı 60 kişi ile sınırlıdır.

Üniversite Danışma Kurulu’nda Kim Var?

• Doç. Dr. Adil Oran – ODTÜ Girişimcilik Merkezi Direktörü

• Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Fiş – Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Bölümü Başkanı
• Prof. Dr. Dilek Çetindamar & Kutlu Kazancı – Sabancı Üniversitesi SUCOOL Direktörü
• Yrd. Doç. Dr. Deniz Tunçalp – İTÜ GINOVA Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi
• Doç. Dr. Mustafa Ergen – Koç Üniversitesi Kuluçka Merkezi Kurucusu ve Direktörü
• Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Aygören – İTÜ Öğretim Üyesi ve Boğaziçi Üniversitesi Öğretim GörevlisiProgramda Ne Var?
*Herbiri iki hafta sürecek vaka çalışmalarının içeriği; bir yazılı vaka materyali + üç ikilem videosu + online tartışma + sohbet videosu + iş modeli şeklinde olacaktır.
*Ayda bir kez düzenlenecek konferansların Cumartesi günleri yapılması planlanmaktadır.

Hiç Olmak

 Bu sene llk aldığım yeni yıl hediyesi çok sevdiğim bir dostumdan hiç bileklik oldu. Tasavvuf felsefesinde hiç olmak,  o mertebeye erişmek, hiç olduğumuzun farkında olmak, çok önemli. Bir an   hiç olduğumuzun farkında olsak da çoğu zaman neler sanıyoruz, neler. Bu gerçeği hatırlatmak için takılan hiç bilekliğinin ne kadar değerli olduğu kesin…Bilekliğim için çok teşekkürler, çok sevgili dostum …Ben de sizlere hiçlik anlamlarını Mevlana ve Şems-i Tebrizi’den  anlatımlar ile ve Nasrettin Hoca’nın hiçlik fıkrası ile  aşağıda paylaştım. Sevgiler, sevgiler…
 Hz Mevlana derki ;Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken,sen hiç ol…Menzilin yokluk olsun.İnsanın çömlekten farkı olmamalı,nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil,içindeki boşluk ise,insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiç’lik bilincidir…

Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.


Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.


Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir. 

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “bırak kendini, ko gitsin!”
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Tebrizli Şems / Mevlana…

891525_1005225442836369_266057197_a (1)

Tasavvufun Günümüzde Uygulanması

Tasavvuf, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. İslam tasavvufunda bu yolculuğa sülûk denir ve tasavvufta varılması gereken nokta İslam’da “Kendini hiçlikle bilen Rabbini varlıkla bilir” noktasına ulaşmaktır.

Hiçlik, kişinin her sahip olduğu özellikte (isim ve sıfat) dengelenmesi ve yaratıcının sonsuzluğunda kendi yerini idrak etmesidir. Bu hal, şahsiyetsiz, tembel bir kişilik yaratmaz. Bilâkis, yaratıcısından emin olan, maddi olayların yıkamadığı kuvvetli şahsiyetler oluşturur.

Böyle dengeli, kişilikli insanın beşer halinden varolabilmesi için mesela;
1. Ben bir bedene sahibim ve bedenimin sağlıklı, yorgun, enerji dolu ya da hasta hali beni etkilemez çünkü bedenim sadece, içinde Allah’ın manasını taşımak için vardır, ve bu yüzden ben bedenime değer veriyorum ama tapmıyorum,
2. Ben duygulara sahibim ama bu duygular bende yaratıcının manasını idrak etmem için, üzerimde hak olan yaratıcıya ait isim ve sıfatları ortaya çıkarmak için vardırlar yani aracıdırlar,
3. Ben bir akla sahibim ama aklımı kural koymak için değil, yenilikleri öğrenmek ve algılayabilmek için (tefekkür) kullanırım. Kıyasların, aklı işlettiğini bildiğim halde, zıddı olan bir şeyin aslında var olmadığını idrak ettiğimden, kıyasları birliğe ulaşmada aracı olarak kullanırım,
4. Ben bir egoya sahibim, ama ben sonsuza nisbetle hiçim. Buna rağmen hiçlikte tecelli edene göre herşeyim. Allah’ın beni saymış olması ve yaratmış olması ve benden tecelli etmesi bana güven sağlar. Buna rağmen mükemmel olma isteğimde hiçbir zaman başarılı olamayışım bana hiçliğimi öğretir,
5. Ben bir kalbe sahibim. Ancak bilirim ki kalbim bir et parçası olmayıp, Allah’ın ışığının vurduğu yerdir. Çünkü Kuran’ da Allah, “Ben yerlerin ve göğün nuruyum, ışığıyım” buyuruyor. İşte bu ışık sayesinde kalbim, aklımın algılayamadığı derinlikleri ve sonsuzluğu idrak eder. Ve kalbim, Allah’ın mekânı olur. Orada tecelli eder. Bu tecelli sayesinde ben herşeyin Bir’den ibaret olduğunu ve bütün sayıların birin tekrarı olduğunu idrak ederim,
6. Ben Allah’ın ruhumdan ruh üfledim dediği sonsuz bir zenginliğe sahibim ve bunu idrak ettiğim zaman huzurlu olurum ve Allah’ın huzurunda olurum
der.

Bütün bu idrakler, insanın vücudu içinde dengeyi kurmasıyla alakalıdır. O halde önce, bedenimizi sağlam ve esnek tutmak, midemizi yeterli ve dengeli gıdalarla beslemek, tutkularımızı aşırılıktan korurken, tutkusuz olmaktan da kaçınmaktır. (Mesnevi’ de Hz. İsa’ya sorarlar; “En korktuğunuz şey nedir?” “Allah’ın gazabıdır” der. “Peki bundan nasıl korunuruz?” deyince, “Kendi öfkenizi yenerek.” diye cevap verir. Korkular nefsin eseridir diyor Hz. Mevlâna. Allah’ına güvenen ve Allah’ın evebeyn olarak hakiki koruyucu olduğuna inanan kişi için tek korku, bu yüce sevgiliyi kırma korkusudur. O bile, annesinin ilgisini çekmek için şımaran çoçuğun korkusuna benzerse insanı acı çekmekten uzak tutar. Ama bu hal ve bu idrak tedbirsiz kalmak değildir. Tedbiri alıp sonucu hakkında üzüntü duymamaktır. Dünyadaki bize ait gözüken şeylerin, yok olabileceğini düşünerek, Epiktet’in dediği gibi “Çömlek seviyorsan itiraf et, kırılınca üzülmezsin” diyebilmektir. Kuran’ ın cehennemin kapıcısına verdiği adın Malik, yani mülk sahibi, cennetin kapıcısına verdiği adın da Rıdvan, yani razı olan olduğunu bilerek, dünyada bize verilen şeylerin emanet olduğunu hissedip, mülk haline geçirmemek (benim dememek) ama korumak, başımıza gelen hadiselerde ise sıkıntı ve bela duyma yerine terbiye olduğumuzu hissederek sevinmek derecesine ulaşmaktır.)

Eflatun, İslâm’ın sırat-ı müstakîm dediği bu duygulardaki dengeyi şöyle anlatır: Vucüt aklın idare ettiği bir at arabasıdır. (Buradaki akıl gönülle evli olan akıldır, yani sezdiği şeylerin gönül tarafından teyid edilmesiyle tatmin olan akıldır). Atlardan bir tanesi şehvet yani duygularda aşırılık, diğeri şecaat yani terbiye edici ahlak, etiktir. Ancak atlar dengede olduğu zaman araba düzgünce yol alır. Burdan da anlaşılıyor ki, ilk insanla başlayan tasavvuf, her devirde aynı şeyleri söylemiş ve aynı şeyleri önermiştir.

O halde insan bütün bu özelliklerinden dolayı, kendinde var olana göre var, kendine göre yoktur. Bu yüzden gururlu değil, vakarlı olur. Gurur, “Ben üstünüm” demek, vakar ise “Var olmamın sebebi var” demektir.

Bu anlayış insanı içindeki huzura, yani Allah’ın huzuruna götürür. Ve insan, bu anda pratik akla kavuşur.

Kendi manalarının kılavuzluğuyla, belli bir düzeye ulaşan kişi dünyadan etkilenmez. Övüldüğünde sevinmez, yerildiğinde incinmez. Aç gözlü değildir. Kaybetmekten korkmaz. Yalnız Allah’a güvenir. Bu hal tasavvufu birebir hayatında yaşayan Hz. Musa’da aşikâr olmuştur. Kuran’da ve Ahd-i Atik’te belirtildiğine göre Musa, güven makamına böyle çıkar. Yaratıcı ona elinde ne olduğunu sorar, Musa; “Bu benim asam, ben ona dayanırım.” der, ve onunla neler yaptığını anlatır. Allah asayı atmasını emreder. Asa yılana dönüşür. Böylece Hz. Musa dayanılacak tek gücün Allah olduğunu öğrenir. Daha sonra Musa asasını Allah’ın emri ile Firavun ve sihirbazların önünde yere atar. Yılana dönüşen asa, sihirbazların yılanlarını yutar. Bu da Allah’ın emrinin insan irade ve çabasından daha güçlü olduğunu ispat eder. Allah, Musa’ya, “Yere attığında atan sen değilsin.” buyurur. Bu da insana, kendi irade ve arzularımızla Allah’ın iradesini bozmaksızın mevcudata hizmet etmenin zevkini öğretir.

Bunların sonucunda insan, insan olmanın zevkini yaşar. Hedefimiz kendimizi yok etmek değil, kendimiz aracılığıyla insanî ve gizli ruhları görebilmektir.

Tasavvuf, hakkında konuşulması gereken değil, yaşanması gereken içsel yolculuktur. Tassavvuf şeriatın iç yüzünü araştırır ve insanı şeriata değil, şeriatı insana hizmet eder hale geçirir

Kelime-i Tevhid, “La ilahe illallah” olup, “La”, yok diyenleri, (ateistleri, benden başka herşey yok) kabul, ikinci kısmında, önümüze gelen herşeye taptığımız devreleri kabul, üçüncü kısmında taptığımız şeylerin bir bir yok olduğunu gördüğümüz, tapılacak hiçbirşey yokmuş; “la ilahe” devresini kabul, ve sonunda “nefsini bilen Rabbini bilir” haliyle “yalnız var olan Allah’tır”ı kabuldür.

Namaz bütün sufizm yollarında geçerli olan içsel huzur, kendindeki yaratıcıyı bulmak, (Hak) o yaratıcı önünde eğilmek ve onunla birlikte miraçta bulunmaktır.

Zekat, insanın toplum içinde yaşayabilmesi için tek çarenin fazlalıklarını onlarla paylaşmanın zevkine varmak olduğunu öğretir.

Oruç, vücudu aşırılıklardan alıkoyan ve sabrı öğreten, fakirin halini idrak ettiren ve lâyıkıyla yapabilen için Kuran’la müjdelenen ibadettir. (Ramazanın sabrının neticesi Kadir gecesidir, yani Allah, kendi manasını taşıyan ilmi insanlara lütfetmiştir).

Hac, insanlar arasındaki ayırımı ortadan kaldırarak Allah’ın manasını taşıyan ve içi putlardan (Allah’tan gayrıdan) temizlenmiş gönül etrafındaki tavaftır.

Görüyoruz ki tasavvuf, maden, bitki ve hayvan vasıflarıyla yaratılmış beşerin insan olma sanatıdır. Günümüzde dinler, tasavvufun birleştiriciliğinde ve gözlükleriyle birbirlerinin tamamlıyıcısı olarak görülebilirlerse, herşeyin tekten ibaret olduğu bilinir. Bu bakış açısından farklılıklar birliğin güzelliğini yansıtan aynalar olarak kabul edilir ve sloganlar atılarak yaşanmak istenen savaşsız toplumlar, kendi iç savaşlarını bitirmiş insanlar sayesinde sağlanabilir.

Cemalnur Sargut www.cemalnur.org

 

Hiç Olmak – Nasreddin Hoca


Nasreddin Hoca“Hiç Olmak”Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”Artık makam kalmadığı için adam
boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam.
Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:
“Hiçlik makamında!

Şeb-i Arus ve Sema Törenleri

Şeb-i Arus Mevlana’nın ölüm yıl dönümü kutlamalarında yapılan törenin adı. Bu sene Galata Mevlevihanesi’nde yapılan Şeb-i Arus törenlerine katıldım. Ne zamandır görmek istediğim Galata Mevlevihanesi’ni de bu özel günde görmüş oldum. Ama tekrar gidip müzesini de gezmek istiyorum. Şeb-i Arus ve Sema gösterileri ile ilgili  bilgileri de bu vesileyle paylaşmak istedim. Seneler önce ben de ilk kez Konya’da katıldığım törenlerde öğrenmeye çalışmıştım. 1970 lerde de ilk Sema gösterisini AKM’de seyretmiştim. O zaman düşündüklerim, bildiklerim, Konya’da öğrendiklerim, ve sonra ilgiyle takip ettiğim, dinlediğim, değerli kişiler, okuduğum  değerli kitaplar sayesinde her seferinde bir şeyler öğrenmeye hayatıma almaya gayret ediyorum. Bu özel hafta da sizlerle de temel bir iki konuyu paylaşmak istedim. Sevgiler iyi hafta sonları…

02-veb

Şeb-i Arus 

Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.

Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)

Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273’de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.

Mevlânâ, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der. Yine Rabbine, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).

Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevî ölüm”. Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır. Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, “fizikî ölüm”dür. Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor (Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).

Mevlânâ’da Vuslat Anlayışı

Mevlânâ, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 29/57).

Âyette geçen “dönmek” kelimesi, Allah’a kavuşulacağını, “vuslatı” açık bir ifadeyle “müjdelemekte”dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.

Mevlânâ’nın ölüm anlayışına gelince; “Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz Varlık’a veya diğer ifadeyle “asla” bir rücû hareketi ile” zirveye ulaşır.

Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telâkki eder.

Bir başka ifadeyle ölüm, “Cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.”

Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:

“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için” (Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).

“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.” (Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).

“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş” (Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).

Abdülmelik ERDOGAN

28091855_mevlanayediogudu

Sema Gösterisi

Ölüm gününü Hakka vuslat; “Düğün Günü” sayan büyük Mevlâna’dan sonra, oğlu Sultan Veled ve yakınları tarafından, Mevlâna’nın fikir yapısı ve düşünceleri üzerine (Mevlevî Tarikatı) kurulmuş ve bu edep erkân yolunu izleyenlere (Mevlevî) denilmişti.

Mevlevî kelimesi Mevlâna’ya nispeti ifâde etmekle beraber, Kur’an-ı Kerîm’deki (Nereye dönersen Allah’ın likâsını görürsün) anlamında olan (tevellû) kelimesiyle ilgilidir.

Mukabele denilen Semâ gösterisi, Mevlevî Dergâhı’nda, semahânelerde Mutlak Kemâl ve Hakka Vuslat yolunun derecelerini sembolize eder. Mukabele, en küçük teferruatına kadar tespit edilmiş usûl ve erkânla yapılır. Semahânelerde neyzen, kudümzen, âyinhan ve naat hanlar gibi musikî erkânının bulunduğu ve sıralarına göre yerini aldığı mutrib’in önünde sema meydanı , onun da tam karsısında şeyh postu vardır. Post’un ucundan semâhâne girişi ortasına kadar uzandığı farz edilen mevhum çizgiye (hatt-i istiva) denir. Bu, gerçeğe ulaşan, Vahdet’e giden en kısa yoldur. Bu çizgi aslâ çiğnenilmez.

Şeyh ise, bütün ilâhi sıfatlara mazhar olan ve postun-da Mevlâna’yı temsil eden Hak ilminin ve Hakikat-i Muhammedi’yenin mümessilidir. Post, en büyük manevi makamdır ve kırmızı renklidir.

Mutrib erkânı, semâzenler ve şeyh efendi yerlerine oturduktan sonra, mukabelede ilkin Naathan tarafından (Na’at-i Şerif) okunur. Bestekâr Itri’nin bestelediği Na’at-i Mevlâna, Hazret-i Peygamber’e en içli seslenişlerle bir övgü olup (Yâa Hazret-i Mevlâna, Hak dost….) diye başlar. Sonra ney taksimine geçilir, Ney, asıl vatanı olan kamışlığa özlemini dile getirir. Ney, insan-i kâmil’in sembolüdür ve yanık, içli sesiyle Hakk’a vuslatın özlemini çeker. Bundan sonra Sultan Veled devri denilen (Devr-i Veledi) başlar. Musikînin temposuyla, âdâb ve erkân üzere semâhâne ortasında şeyh, dergâh erkânı ve Semazenlerle üç devir olan bu merasim, karşılıklı görüşmek, yâni baş kesmekle veya cemal cemale niyâz etmekle, mutlak varlığın kemâl zuhurunu doğrulamaktadır.

Semâ’zenlerin basındaki külâh, mezar taşına, sırtındaki hırkası mezarına, tennûresi de kefenine işarettir. Onlar dünyadan soyunmuş, gayb âleminin aşk pervaneleridir. Esasen, semahânenin sağı görünen, bilinen âlemdir, solu da görünmeyen bilinmeyen mânâ âlemi… Semazenler mânâ âleminin mânâ erleridir.

Devr-i Veledi ölümden sonra dirilmeye, şeyh’in rehberliği ve irsâdıyle, ebedi hayata yönelmeye işarettir. Üç devir, Tasavvufa (ilmel yâkın) yâni Hakk’ı ilimle bilmeye, ikinci devir, (aynel yâkin) yâni görmeye, üçüncüsü de (Hakkel yâkın) yâni Hakk’la bir olmaya delâlet eder.

Şeyh birinci devri tamamlarken, kidemce en geri ve en genç, nevniyaz denilen semazenle karşı karşıyadır. Birbirine baş keser ve böylece tevazuu en belirgin şekilde ifade ederler. Bu karşılıklı görüşme ayrıca birbirinin gönül kıblesine secdeye varıştır. Üçüncü devir sonunda, şeyh postuna geçer, semazenler de yerlerini alırlar.

Devr-i Veledi’den sonra gösteri baslar. Semazenler usulünce hırkalarını çıkarır yâni dünyevi gâilelerden soyunur, mezarlarından sıyrılırlar. Bu sıra şeyh postun önüne doğru yürür, baş keser ve herkes ona uyar. Semazen başı ilerleyerek şeyhin sağ elini öper, şeyh de onun sikkesini… Bu sema’a destur, yâni izin almaktır. Bundan sonra birer birer semazenler şeyhle görüşür ve sema’a kanat açarlar. Sema ederken kol açan semazenin sağ eli dua eder gibi yukarıya, sol eli aşağıya açıktır. Bu Hakk’tan alır, halka saçarız, hiç bir şey’i kendimize mal etmeyiz, görünüşte var olan, vasıtalık eden bir suretten başka bir şey değiliz.) anlamına gelmektedir. Bir başka ifadesiyle de (Göğe ağarız, yere yağarız, varlığımız Hakk’ın rahmetinde yok olmuştur) demektir. Semazenler hem kendi etrafinda döner, hem de meydani devrederler. Feleklerin, gezegenlerin, yıldızların ve dünyanın, güneşin câzibesiyle hem kendi etrafında, hem de günesin etrafinda devrettikleri gibi… Sema, bütün âlemlerin güneşi Tanrı’nın huzurunda bir devri âlem’dir.

Esasen sema; gerçek varlığa ulaştıran, insanı kendinden geçiren bir cezbe vasıtası, kendinden geçen kişinin can sarhoşluğudur. Mevlânamız’ın ifadesiyle (aşk’a kavuşmak, buluşmak sultanlığı için, perdeleri kaldırıp içeriye girmek devleti için, can elbisesidir. )

Semânın birinci devresi, âlemleri seyretmedir. Hakk’ın büyüklüğünü ve yüceliğini idrâktır. Bundan sonrası (Selâm) olarak tecelli eder. Birinci selâmdan âşıklar, şüphelerden kurtulur. Tanrı’nın birliğine imân eder. ikinci selâm Vahdet’i Tanrı birliğini görüş hâline getirmedir. Üçüncüsünde âşıklar, görüşlerini biliş ve oluş mertebesine ulaştırırlar. Bu devrede âşıklar, kendilerini, mutlak varlığın kemal durağında yitirmiş, yok ol-muşlardır. Son dördüncü devrede Vahdet durağında ayak direyerek kendi merkezleri çevresinde devrederler.

Semazen basi semâ’i idare eder. Semâzenler onun ayak ve baş işaretlerine göre durumlarını ayarlarlar.

Semâ’nın üçüncü selâmında şeyh de sem’â girer. Hatt-î istivâ’nın ortasında sema eden şeyh, şüphesiz burada Mevlâna’yı temsil etmektedir. Şeyh, semâ’dan sonra yavaş yavaş ilerler, posta varmasıyla semâ da sona erer.

SEMÂ

Türk tarihinin, ananesinin, inançlarının bir parçası olup Hz. Mevlâna (1207-1273) ilhamiyle oluşmuş ve gelişmiştir. Kemâle doğru manevî bir yolculuğu (Miracı), bir gidiş-gelişi, temsil eder. Semâ 7 bölümdür. Her bölümün ayrı bir manâsı vardır… Semâ’yi ilmî yönden tetkik ettiğimizde, şunu görürüz: Var olmanın temel şartı dönmektir. Varlıklar arasındaki müşterek benzerlik , en ufak zerreden en uzak yıldızlara kadar her birinin bünye-sini teşkil eden atomlarındaki elektron ve protonların dönmesidir. Her şeyin döndüğü gibi, insanoğlu da bünyesini teşkil eden atomlardaki mevcut dönmelerle, vücudundaki kanın dönmesiyle, topraktan gelip toprağa dönmesiyle, dünya ile beraber dönmesiyle tabii ve şuursuz olarak döner. Ancak insanı öbür varlıklardan farklı ve üstün kılan şey aklıdır. İşte, dönen SEMAZEN varlıkların müşterek hareketine, semâiyla beraber aklı da iştirak ettirir…

SEMÂ, kulun hakikâte yönelip, akılla – aşkla yücelip, nefsini terk ederek, Hakk’ta yok olusu ve olgunluğa ermiş, kâmil bir insan olarak tekrar kulluğuna dönüsüdür. Bütün varlığa, bütün yaratılanlara yeni bir ruhla, sevgi için, hizmet için dönüşüdür… Semâzen hırkasını çıkarmakla, manen, ebedî âleme, hakîkate doğar, orada yol alır.. Başındaki sikkesi (nefsinin mezar taşı), üstündeki tennuresi (nefsinin kefenidir). Kollarını çapraz bağlıyarak, görünüşte BIR rakamını temsil eden, böylece Allah’ın birliğini tasdik eden Semâzen, Semâ ederken, kollan açık, sağ eli dua edercesine göklere, Hak gözüyle baktığı sol eli yere dönüktür. Hakk’tan aldığı ihsanı, halka saçmasıdır.

Sağdan sola kalbin etrafında dönerek, bütün insanları, bütün yaratılmışları, bütün kalbiyle sevgi ve aşkla kucaklayışıdır. Sema töreni 7 bölümdür. Her bölümün ayrı bir manası vardır.

A) Birinci bölüm : İlahi aşkı temsil eden Peygamber efendimizi metheden bir “na’t” ile başlar. Buna “Na’t-i Şerif” denilir. Peygamberimizi methetmek, ondan evvelki bütün peygamberleri ve hepsini yaratan Allah’ı methetmek demektir.

B) Bu methiyeden sonra bir kudüm darbesi duyulur. Bu vuruş Allah’ın (C.C.) kainatı yaratışındaki “kün=ol” emrini temsil eder.

C) 3 ncü bölümde ise her şeye can veren “Nefesi” nefhayi İlahiyyeyi temsil eden bir ney taksimi duyulur.

D) 4 ncü bölüm, Sultan Veled devridir. Bu Semazenlerin bir birine üç kere selam vererek, bir peşrevle dairevi yürüyüşüdür. Şekilde gizli ruhun ruha selamıdır.

E) Sema töreni 4 selamdır. Semazen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar, kollarını bağlıyarak bir rakamını temsil eder böylece Allah’ın birliğine şahadet eder.Şeyh Efendi elini öperek sema’ya girme izni alır,

Sema’ya baslar

1 nci Selâm, insanin, bilgiyle hakikâte doğarak, Yüce Yaradan’ını ve kendi kulluğunu idrâkıdır…

2 nci Selâm, insanın yaratılıştaki nizami, azameti müşahede ederek, Allâh’ın kudreti karsısında hayranlık duymasıdır…

3 ncü Selâm, insanın hayranlık ve minnet duygusunun aşk’a dönüşmesiyle, aklın “aşk”a kurban oluşudur. Bu tam teslimiyettir, Allah’a vuslattır, Sevgilide yok oluştur! Bu dizim’de en yüksek mertebe olan “Nirvana”dir, İslâmiyetteki “Fenâfillah”tir. Ancak İslâmiyette en yüksek mertebe kulluk mertebesidir.

4 ncü Selâm ise, insanin manevî yolculuğunu tamamlayıp, kaderine razı olarak, yaratılıştaki vazifesine, kulluğuna dönüsüdür. Bu Selâma Şeyh Efendi ve Semâzen basi da iştirak ederler. Bu noktada Semâzen, Amene’r Resûlü’deki (K.Ker. Bakara 2. âyet 285.) Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine… imân etmiş olmanın nes’esi içindedir. İlâhî emirlerin ve yaratılış sebeplerinin zevki ve idraki içindedir… Benliğini, egosunu mağlup etmiş Peygamber Efendimizin, “ölmeden önce Ölünüz” ve Kur. Kerim Fecr s/27, son âyetlerindeki, “Ey emin ve mutmain olan nefis, sen O’ndan hoşnut, 0 da senden hoşnut olarak, Rabbine dön! Has kullarım zümresine gir! Onlarla beraber cennetime gir!” emirlerine uymuş ve nes’esine gark olmuştur…

F – Semâ töreninin 6 ncı bölümünde bilhassa “Meşrik de Allâh’ındır, magrib de. Hangi tarafa dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır. Çünkü Allâh Vasi’dir, Alîm’dir” (Bakara s.2 115 nci) âyet’inin okunduğu Kuranı Kerîm tilâvetiyle devam eder.

G – 7 nci bölümde Semâ töreni, bütün peygamberlerin, şehitlerimizin ve bütün inananların ruhları için okunan bir fatiha ve devletimizin selâmeti için bir dua ile son bulur…

Dede’ler ve Derviş”ler, Semâ Mukabelesinden sonra, kimseyle konuşmadan, tefekkür (meditasyon) için, sessizce hücrelerine çeki

www.mevlana.gov.tr

 

Bilim Dünyasından Bir Girişimci

Hem bilim dünyasında olmak, hem de girişimci olmak, hem de hiç sermayesiz başarmak.Sevgili Aytül Erçil‘in girişimcilik hayatı hiç olamaz, çok zor  gibi görünenlerin içinden çıkıyor. Başarılardan başarılara, ödüllerden, ödüllere koşuyor.Başarı ve girişimcilik hikayesinde örnek alınacak çok şey var. Önümüzdeki yıllarda da çok başarılara imza atacağı kesin. Kendisine çok saygı duyuyorum. Geçen Yılın Kadın Girişimcisi seçildiği günden beri Kagider üyemiz. Geçtiğimiz hafta da doğum günü idi. Kendisini kutluyorum, nice mutlu, başarılı yılları olsun diliyorum. Basında çıkan iki yazısı ile de tanıtmak istedim.Sevgiler, iyi haftalar…

Yapay görme ve otomasyon dünyada hızla büyüyen bir alan. Türkiye’de bu işi yapan az sayıda şirket var. Bunlardan biri de Türkiye’nin 2013 Kadın Girişimcisi Yarışması’nın birincisi Prof. Dr. Feride Aytül Erçil’in şirketi.

İki patenti bulunan şirket geliştirdiği çözümleri önce Ortadoğu’ya sonra ise tüm dünyaya ihraç etmeyi hedefliyor.

feride aytul ercil

Ekonomistin Garanti Bankası ve Türkiye Kadın Girişimciler Demeği (KAGlDER) işbirliğiyle  düzenlediği 7.Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yanşması’nın birincisi Feride Aytül Erçil oldu. Teknoloji alanındaki başarılı çalışmalarıyla jürinin hayranlığını kazanan Vistek ISRA Vision Yapay Görme ve Otomasyon firmasının sahibi olan Erçil, kariyerini hem akademisyen hem de girişimci olarak sürdürüyor. Erçil, kaliteyi ve üretim kapasitesini artırmayı, maliyetleri düşürmeyi hedefleyen kuruluşlar için otomasyon uygulamalarında yapay görme teknolojisini esas alan, yaratıcı çözümler tasarlamak, üretmek ve kurmak misyonuyla hareket ediyor.

Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok şirket için yapay görme sistemleri geliştiren şirkette bugün alanında en iyi 20 mühendis çalışıyor. Şirketin bugünkü cirosu 3 milyon TL. Bugüne kadar sadece proje geliştirmek üzerine çalışan şirket yakın zamanda patenti alınmış ürünlerin yurtiçi ve yurtdışında satışının yapılmasıyla her yıl cirosunu yüzde 50 oranında artırmayı hedefliyor.

Türkiye’nin yüksek katma değerli ihracat yapısına dönmesi ihtiyacına da bu şekilde katkı sağlayacak olan Erçil, bir yandan da Avrupa Birliği projelerinde dünya şirketlerinin ortağı olarak sistem geliştiriyor.

GENERAL MOTORS TECRÜBESİ

Erçil’in başarılı bir girişimci olmadan önce başanlı bir öğrencilik hayatı olmuş. Robert Kolej’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde Elektronik Mühendisliği ve Matematik bölümlerini bitirmiş. Üniversitenin fen bilimleri birincisi, mühendislik bölümü üçüncüsü olan Erçil, ABD’de master ve doktorasını tamamlamış. Iş hayatına ise Amerika’da General Motors’un araştırma departmanında başlamış. O zamana kadar teoremler ve ispatlar üzerine çalıştığını söyleyen Erçil, GM’de yaptığı teorinin hayata geçmesinin keyfini tattığını ve uygulamalı olarak çalışmaya o zaman başladığını anlatıyor.

Erçil, beş yıl orada çalıştıktan sonra 1988’de Türkiye’ye Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak dönüyor. Üniversitede uygulamalı çalışmalar yapmak adına sanayi şirketlerini dolaşıyor.

Erçil, “O dönem üniversite sanayi işbirliği yoktu ve biz gittiğimizde Üniversitenin parası yok bizden para almaya çalışıyorlar’ diye görülüyordu” diye anlatıyor o günleri.

Ancak pes etmiyor. Çeşitli kaynaklardan destek alarak sanayinin sorunlarına çözüm olan projeler üzerine çalışmalar yapıyor. Hatta, Avrupa Birliği 4’üncü Çerçeve Programı’nın o dönemki tek projesini kendilerinin geliştirdiğini anlatıyor. Üniversite olarak AR-GE ve prototip üretmek üzerine çalışmayı sürdüren Erçil ‘sanayi bunu alır ve ürünleştirir’ diye düşündüklerini ama öyle olmadığını sonradan farkettiklerini belirtiyor. Bir şirketi olması gerektiğini gören Erçil, 1997 yılında okuldan mezun olmuş iki öğrencisini yanma alarak Vistek Ltd. şirketini kuruyor.

INOVENT DESTEK VERDİ

Türkiye’de teknolojik ürün geliştirilebileceğine yönelik güvenin olmaması işlerini ilk etapta zorluyor. Bu nedenle uluslararası projelere yöneliyorlar. Italyan bir şirket için yaptıkları proje uluslararası başarı ödülünü alıyor. Kalite kontrole yönelik yapay görme sistemleri ve otomasyonu üzerine geliştirilen bu projenin ardından yine aynı ülke için paketleme hattıyla ilgili bir proje gerçekleştiriliyor. O sırada ortaklardan birinin trafik kazası neticesinde hayatını kaybetmesinin kendilerini çok sarstığını belirten Erçil, bir müddet sessiz bir şekilde işe devam ettiklerini söylüyor.

2001 yılında ise Erçil, Sabancı Üniversitesi’ne geçiş yapıyor. Bu sırada şirket kapanıyor. Ancak üniversite Erçil’in girişimci yönünü ve yaptığı işleri duyunca buna destek vermek istiyor. Erçil, 2006 yılında Vistek A.Ş.adında yeni bir şirket kuruyor. Aynı yıl üniversite bünyesinde kurulan Inovent şirkete ortak oluyor.

YURTDIŞINA SATIŞ

Hiç sermayesinin olmadığını söyleyen Erçil, nasıl bugünlere geldiklerini ise şöyle anlatıyor: “Bize benzeyen şirketlerin bir yıl hiç para kazanmadan araştırmaları finanse edecek güce sahip olması gerekiyor. Ama benim bir sermayem yoktu. Bu yüzden gelen projeleri yapmakla işe başladık. Pek kârlı olmuyordu bu.

Sektörler farklılaşınca dağılıyorduk. Sonrasında projeleri ürüne dönüştürmeye ve odaklanmaya karar verdik. 2009 yılında Inovent ortaklıktan çıktı ve Isra Vision bize ortak oldu. Düz cam taramada Avrupa’nın bir numarası olan bu şirketin ortaklığı neticesinde cama odaklanmaya karar verdik. Bir de ayrıştırma sistemleri üzerine fokuslandık. Örneğin zeytin ayrıştırma sistemi geliştirdik. Zeytinleri renk ve tonlarına göre ayrıştıran bir sistem bu.”

Vistek, bugün gelinen noktada 3 milyon TL cirosu olan ve 20 kişinin çalıştığı bir şirkete dönüşmüş durumda. Bu sene ürünlerin yurtdışında satışına başlayacaklarını ifade eden Erçil, ilk etapta Ortadoğu’ya odaklanacaklarını anlatıyor.

İKİ PATENTİ, İKİ DE BAŞVURUSU VAR

CNBC-e’de yayınlanan ‘Person of Interest’, yapay görme ve zekayı bir araya getirerek suç işlenmeden suçluyu tespit eden bir sistem üzerine kurgulanmış bir dizi. Peki bu gerçekten uygulanabilir bir sistem mi?

Yedi yıldır birbirinden ilham verici girişimcilik hikayeleri ile karşılaşılan Türkiye’nin Kadın Girişimci Yarışması’nın bu yılki birincisi Feride Aytül ErçiPle tanıştıktan sonra bunun olası olduğunu gördük. Zira sahibi olduğu patentlerden biri bu sistemle benzer. Avrupa patentini aldıkları sistemle ilgili olarak Erçil şöyle konuşuyor: “Sürücünün yorgunluk tespitiyle ilgili bir sistem geliştirdik. Bu sistem ile yüz ifadesine bakarak kişinin yorgunluğunu erken saptıyoruz. Camın içine ufacık bir kamera takarak yapılıyor bu. Şişecam’la üretim konusunda çalışıyoruz şu anda. Bir milimetrelik kameraları cam içine yerleştireceğiz, ikinci patentimiz ise mozaik sektörüyle ilgili. Ufak taşlardan resim yapan sistem geliştirdik. Mozaikten 7 kişinin 21 günde yaptığı Piri Reis haritası var örneğin. Biz onun planlamasını birkaç saniyede oluşturup robotlarla yapabiliyoruz.”

Erçil, hali hazırda iki patent başvuruları daha olduğunu söylüyor.(Forivia Katalogu)

Aşağıda da sevgili Perihan Çakıroğlu’nun Bugün gazetesindeki güzel röportaj ile

Prof. Dr. Aytül Erçil: Cari açığın ilacı teknolojiye yatırım

Elektronikte hem hoca hem girişimci olan Prof. Dr. Aytül Erçil, üniversitede küçük bir laboratuvarda kurduğu şirketi Vistek ile yerli ve yabancı sanayinin “yapay gözü” oldu.

Prof. Dr. Aytül Erçil: Cari açığın ilacı teknolojiye yatırım

Bu şirketi Alman teknoloji devi Isra Vision’a satan ve bu firmanın teknolojisinden sorumlu kişisi olan Prof. Dr. Aytül Erçil, “Türkiye’nin cari açığı kesinlikle teknolojik ürünlerle kapanır” diye konuştu.Hem bilim kadını hem teknoloji alanında çalışan bir girişimci Prof. Dr. Aytül Erçil. Belki de “İşini iyi yapanlar her zaman kazanır” sözünü en iyi doğrulayan bir örnek. Ona, sanayinin “yapay gözü” diyorlar. Kendisiyle görüşmeye gittiğimde, İTÜ’nün teknoparkındaki ofisinde arı gibi çalışıyordu yine.Yeni bir döneme hazırSon 30 yılını verdiği teknolojik kariyerinde bir laboratuvarda kurduğu şirketi Vistek’le üniversite-sanayi işbirliğinin öncülüğünü yapan Erçil, artık yeni bir döneme hazırlanıyor. Çünkü şirketini küresel teknoloji arenasına taşımak amacıyla alanında “Avrupa’nın bir, dünyanın da üç numarası” diye nitelediği Alman teknoloji devi Isra Vision ile evlendirdi. Bundan sonra Isra’nın dünyadaki teknolojisini yönlendiren kişi olacağını, firmanın Ar-Ge ve mühendislik çalışmalarının Türkiye’ye taşınacağını belirten Erçil, hikayesini ve Türkiye’nin teknolojiyle imtihanını BUGÜN’e anlattı.Hep dönmek istedim*Aytül Hoca, hem kariyer yapmayı hem girişimci olmayı nasıl başardınız?

Eğitimimden kaynaklandı. Boğaziçi Üniversitesi Elektronik mezunuyum. Daha sonra da ABD’de doktora yaptım. Bu yapay görme sistemleriyle de aslında ABD’de tanıştım ve çok ilgimi çekti. Türkiye’ye döndükten sonra da bu alanda çalışmaya karar verdim. Boğaziçi’nde öğretim üyesiydim. 1990’da küçük bir laboratuvar kurduk. Yavaş yavaş büyüdü ama yaptığımız işlerin hayata geçemediğini gördüm. Çünkü, Türkiye’de teknolojik bir ürün geliştirme konusunda genelde bir örnek yoktu. Genellikle yurtdışından hazır alıp satıyorduk. Bu noktada yapacağım şeyler olduğunu düşündüm.

*Üzerinde çalıştığınız yapay görme sistemleri tam anlamıyla nedir?

Kameradan gelen görüntüleri yapay görme sistemlerine uyarlamak. Nasıl gözlerimizden bir görüntü alıyoruz, bu görüntüleri de beyne iletiyoruz, beyin de bunları işleyip karşımızdaki kişinin kimliğini tanımak işlevini yerine getiriyor. İşte öyle. Biz bunu bilgisayarda gerçekleştiriyoruz ve kameradan gelen görüntüyü işleyen yazılımlar yapıyoruz. Başta savunma, birçok sektörde çok amaçlı kullanılıyor.

Maksimum destek şart

*Sizce sektörler içinde cari açığı en fazla kapatmaya aday hangisi. Genellikle teknoloji deniliyor. Bu doğru mu?

Bu görüşe katılıyorum. Çünkü, teknoloji katma değeri çok yüksek olduğu için siz 1 liralık harcama yaptığınızda bunun geri dönüşü teknolojik bir konuda çok daha yüksek. Bire 10 bin olabiliyor.

*Peki teknolojide 2023 hedeflerine ulaşmak için neler yapılmalı?

Öncelikle siyasi kavgaları bırakıp teknolojide katma değer yaratan ürünlere yönelip, bunları maksimum destekleyerek hayata geçirmeliyiz.

KOBİ’ler destek almakta zorlanıyor

*KOSGEB ve TÜBİTAK’tan rahatlıkla destek alabiliyor musunuz?

Desteklerden yararlanıyoruz ama onlarda da şöyle bir şey var: Siz harcıyorsunuz, belli bir zaman sonra destek veriliyor. Oysa AB ile çalışırken proje başlar başlamaz 1,5 yıllık parayı hemen verdiler, rahat rahat projeyi yapabilelim diye.  Mesela TÜBİTAK projelerinde siz harcamaları 6 ay boyunca yapıyorsunuz, 4-5 sonra parayı geri alıyorsunuz. KOSGEB’de bu daha da uzuyor.

*Teminat konusu nasıl işliyor?

Her şey için ‘teminat mektubu’ gerekiyor. Firmalar avans ödemesi yapmak için teminat mektubu istiyorlar. TÜBİTAK da aynı şekilde istiyor ve projenin yüzde 25’ini ön ödeme olarak veriyor. Ama vereceği paranın yüzde 25 fazlasını da teminat olarak istiyor.

Özel sektör bizi ezip dışarıya para ödüyor

*Özel sektör, neden yazılım sektörüne girmiyor?

Özel sektörde hâlâ ‘yurtdışından alalım, riske girmeyelim’ anlayışı var. Bu değişmeli. Hatta, büyük şirketler, küçük şirketleri çok eziyor maalesef. Bu durumla devamlı karşılaşıyoruz. Bunun değişmesi lazım.

*Bu bir çelişki değil mi?

Kısa vadeli bakıyorlar. Örneğin büyük firmalardan birisiyle iş sözleşmemiz var. Ödenmesi gereken borçlarını bir türlü bize ödemediler. Alacağımızı istediğimiz zaman da, “Bizi mahkemeye mi vereceksiniz? Eğer verirseniz, bir daha bizimle proje yapamazsınız” dediler. Halbuki küçük firmaların güçlenmesi asıl onlar için faydalı. Çünkü yurtdışına hem daha fazla para ödüyorlar hem istedikleri zaman istedikleri faydayı alamıyorlar.

Alzheimer’lı hastalar için yazılım yapıyor

*Şu an­da ne­ler­le il­gi­le­ni­yor­su­nuz?

AB’­nin 7’in­ci Çer­çe­ve Prog­ra­mı­’n­dan 4 pro­je­miz var. Me­se­la, Alz­he­imer’­lı has­ta­la­rın ta­ki­biy­le il­gi­li bir pro­je mev­cut. Bir­çok sen­sör ve ka­me­ra ile has­ta­ne, ev, ba­kı­me­vi or­ta­mın­da has­ta­la­rın dav­ra­nış­la­rı­nı ta­kip edip, hem dok­to­ra hem has­ta­nın ba­kı­cı­sı­na ken­di­siy­le il­gi­li bil­gi­ler ve­ri­li­yor. Bu sa­ye­de ör­ne­ğin ge­ce­le­ri na­sıl uyu­yor, ra­hat uyu­yor mu, gün­de ne ka­dar ye­mek ye­di, has­ta­la­rın ilaç do­za­jı­nın ayar­la­nma­sı gi­bi du­rum­la­rı iz­li­yor.

Yazılımda atak için büyük proje gerekiyor

*Türkiye, sadece 100 milyon dolar civarında yazılım ihracatı yapıyor. Neden bu tutarı bir türlü aşamıyoruz?

Biz genelde organizasyonda iyi değiliz. Beyin gücü çok iyi. Son zamanlarda yazılımla ilgili ciddi atılımlar var ama büyük çaplı yazılım projelerinin Türkiye’ye gelmesi lazım. Birilerinin bunları alıp organize etmesi ve belki iş dağılımı yapması lazım. Şimdi savunma sanayinde bu oluşmaya başladı. Aselsan ve Havelsan çok ciddi büyük projeler yapıyorlar. Oralarda önemli yazılımlar geliştiriliyor.

Dünya devinde teknolojiye yön verecek

*Şirketinizi sattınız, siz yeni dönemde neler yapacaksınız?

Global şirketin CTO’su yani “Chef Tecnical Directör”ü oldum. Isra’nın bütün dünyadaki teknolojisine karar veren, yönlendiren kişi benim yani. Bu daha çok yeni. 2013 sonunda şirketi devrettim. 2014 başından itibaren de firmanın dünya çapında teknolojisini yöneten kişi konumuna geldim.

Hedef 30 kişiye çıkmak

*Hangi işleri üstlendiniz tam olarak?

Teknolojiyi takip etmek, bütün dünya üniversitelerinde neler yapılıyor onlara bakmak, AB projelerini takip etmek ve şirketin teknolojisine yön vermek olarak sıralayabilirim. Yıl sonuna kadar 30 kişiye çıkmayı hedefliyoruz. Belli bir vadede de 50 kişiye çıkacak çalışanlar. Ana hedef Türkiye’yi teknolojide büyütmek.

‘Evlilik kararını almak zor oldu’

*Sabancı ile ortaklığınız nasıl başladı?

2001’de Boğaziçi’nden Sabancı Üniversitesi’ne geçtim. Sabancı, Vistek’e çok sıcak baktı, ‘yer verelim’ dedi. Ortak olmak istedi. 2006’da bu nedenle Vistek AŞ’yi kurduk, Sabancı yüzde 10’luk pay aldı. Ondan sonra da hızlı büyüdük. 2009’da Alman Isra Vision’un CEO’su bana geldi ve “Sizinle ortak olmak istiyorum” dedi. Çok düşünüp taşındım sonra da  “evet” dedim.

*Neden satışa karar verdiniz?

İlk reaksiyonum, “Olmaz böyle şey, insan evladını satar mı” şeklinde oldu ama beni ikna ettiler. Çünkü, Isra şu anda 25 ülkede faaliyet gösteriyor. Geliştirdiğimiz teknolojiyi bütün dünyaya yayma olanağı vardı. Şirketin Ar-Ge’si o güne kadar sadece Almanya’daydı. İlk defa Türkiye’de de Ar-Ge kuruldu.

*Satış kararını almanızda neler etkili oldu?

Isra’nın da kurucusu Enis Ersü isimli bir Türk. Zaten satışı kabul etmemin bir nedeni de oydu. Benim iki kızım var ama onlar şirketle hiç ilgilenmiyorlar. Bu durum da satışta etkili oldu.

Türkiye TV’de LED trenini kaçırdı

*Neden LED devrimini kaçırdık?

Aslında televizyonda Türkiye bayağı öndeydi, şu LED TV trenini kaçırmasaydık. Bildiğim kadarıyla Beko-Arçelik de Vestel de bu konuda devlet çapında bir şeyler yapılması için uğraştılar ama bir şey yapamadılar. Bugün ana şeyler Uzakdoğu’da Güney Kore’de Japonya’da yapılıyor.

RÖPORTAJ / PERİHAN ÇAKIROĞLU – BUGÜN GAZETESİ