Prens’imle Müzede

Eylül’de yine harika bir hafta sonu. Hava çok güzel, güneş ısıtıyor,tam anlamıyla,tatlı tatlı okşuyor. Denize girenler çok mutlu, memnun. Girmeyenler de öyle.

Teknedekiler, yelkendekiler,sahildekiler, denizdekiler herkes keyifli. Bense hepsinden keyifliyim,bu çok güzel havada deniz kenarında,  prensimleyim.

Konuşuyoruz, kaykaya biniyoruz.Birşeyler yiyoruz, yeni arkadaşlarımız var.

Keyfimiz süper, prensim, sahte gülüşüyle poz veriyor.

Günün çok da özel bir programı daha var. Oyuncak Müzesi.Fotoğraflamaya çalıştım.Bakalım beğenecek misiniz?

İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında Sunay Akın’ın ailesinden kalma Göztepe’deki köşkünde kurulmuş, yazar, müze kurma fikrinin temellerini daha çocukluk yıllarında atmış,  ailesi ile birlikte İstanbul’a yapmış olduğu bir seyahatte Arkeoloji Müzesini ziyaret edince bu geziden o kadar etkilenir ki müzeciliği oyunlarına katar ve en çok sevdiği oyun haline gelir. Ancak diğer çocuklar pek ilgi göstermediklerinden oyunu hep kısa sürer. Oyuncak müzesi fikrinin temelleri ise şairin, 20 yıl önce Almanya’nın Nürnberg kentine yapmış olduğu seyahatine uzanıyor. İlk kez o zaman böyle bir müzeyle karşılaşan Sunay Akın, kendini oyuncaklardan saatlerce alamadığını itiraf ediyor. Akın daha sonra gittiği tüm ülkelerde oyuncak müzesi aramaya başlıyor ve bu gezilerin sonunda gelişmiş her ülkenin mutlaka oyuncak müzesi olduğunu ve teknolojik açıdan kendini geliştiren ülkelerin oyuncak sanayisinde lider olmayı başardıklarını fark eder. Şair o müzeleri gezerken şunları düşünür “Hayal etmenin ve düş kurmanın tarihi var. Bu tarih o müzelerde yaşatılıyor. Türkiye’de de böyle bir müze olmalı ve hayaller korunmalıydı.”Yazar bu müzeyi kurma amacını ise şu sözlerle ifade etmekte “Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlık duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum”

Müzenin kapısındayız.                                                                                                                      15 yılda gezdiği ülkelerdeki antikacılardan ve açık arttırmalara katılarak satın aldığı oyuncaklarla bu müzeyi kuran sanatçı insanlara masalsı bir dünya kurmak istemiş. Sunay Akın oyuncak Müzesi hayalini gerçeğe taşırken sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile çalışmış. Yazar, Ayhan Doğan ile çalışmasının sebebini ise şöyle açıklamakta; “Bu müzede hayallerimizdeki kahramanları sergileyeceğimize göre, her odanın bir sahne görünümünde olması gerekliydi. Bu işi de en iyi başarabilecek olan isim Ayhan Doğan’dı.

Burası kız çocuklar için, bu bölümler için ben bir daha gitmek istiyorum.                                                                                                                      Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze mitolojideki Zeus’un 9 güzel kızı “Musa”lardan gelir. Akın hiçbir müzenin kar amaçlı kurulmayacağını ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerinin kendisi için harcadığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor.

Prensim için araba olsun başka şey istemez.Bu markayı ilk defa gördü, hemen hafızasına kaydetti.
Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi konusunda sınır bulunmuyor. Oyuncak müzesinden içeri adımınızı attığınız anda sizi masalsı bir dünya bekliyor. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından yaklaşık dört bin adet antika oyuncak toplamış. En eski oyuncak 1817 yılına ait, Fransa`da yapılan bir oyuncak keman… 1820 yılında Amerika`da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya`da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasında.

Polis arabaları, tranvaylar,hepsi beni de çok heyacanlandırıyor.

Burada  araba çeşitleri daha çok.Aslan için çok daha dikkat çekici.

Burası beni çocukluğuma götürdü.Kardeşimin her çeşitten askeri vardı, kızılderilileri de vardı. Hem de beraber çok oynardık.

Araba değilse kısa geçiyoruz.

Biraz da müzenin bahçedeki kafedeyiz.                                                                                    Müze 5 kattan oluşuyor. Konferans salonunun bulunduğu en alt katta kendinizi bir denizaltının içinde bulacak, çayınızı kahvenizi yudumlayacağınız kafede ise bir oyuncağın dişlilerinin içinde hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınızla karşılaşacaksınız.

Prens’im ile birbirimize anlatacak çok şeyimiz var.                                                                                           Bu ara çok müze gezdim, hepsi çok özeldi. Ama Oyuncak Müzesi de mutlaka gezin dediklerimden. Sunay Akın  çok  sevdiğim bir sanatçı. Çok teşekkürler Sunay Akın, müthiş bir hayali hayata geçirerek,küçük büyük, hepimizi hayaller ülkesine götürüyorsun. Hayallerin seninle birlikte, tüm gezenleri de mutlu ediyor.Sevgiler herkese

İş Fikri de Enerjisi de Müthiş

Gonca Ergün’u bu sene başında Kagider Oryantasyon toplantısında tanıdım.Kendisini tanıtmaya başladığında, henüz yirmili yaşlarda olduğunu keşfettik. Kagider’in en genç üyesi ünvanı halen kendisinde.Yaşı genç ama başarısı büyük, hikayesini dinlerken çok etkilendim. O gün salonda ki herkes  çok etkilendi. Enerjisi, hemen farkediliyordu.Hikayesini anlatırken tekrar aynı çoşkuyu, heyacanı hissetti, herkese de hissettirdi.Çok genç, çok kararlı, iş fikri müthiş, sonuç da harika.Gonca hikayesini çok da güzel yazdı. Özellikle gençler için süper bir örnek. Aramıza Gonca’lar katıldıkça bizde kendimizi çok daha iyi, yeniden donatılmış enerji doldurulmuş gibi güçlü hissediyoruz.Gonca 2001 yılında sekreter olarak başladığı iş hayatına, 2009 yılında 25 kişilik ekiple kendi şirketini kuruyor. Bugün 120 kişilik ekiple çalışan çağrı merkezi var. Çok büyük kurumların alacaklarını tahsil ediyor. Müthiş bir iş fikrini, enerjisi ve kararlılığı ile nasıl hayata geçirdiğini aşağıda kendi anlatımıyla paylaştım.

“29 yıl önce belediyede matbaa sorumlusu babamın ve ev hanımı olan annemin kızı olarak hayata gözlerimi açtım. Orta halli bir ailenin ortanca çocuğu olmak bazen bir hayli zor olsa da, o yıllarımı düşündüğümde gerçekten hala gülümsüyorum. Benden 4 yaş büyük olan ablam ve 1 yaş küçük olan kardeşimin arasında kalmak ve genelde, annemin değimiyle, küçüksün küçüklüğünü bil, büyüksün büyüklüğünü bil (ki belki bunu sadece ben böyle hissediyorum) her şeyden ben sorumlu tutuluyordum. Bugün iyi ki bu böyleymiş diyorum çünkü sorun çözme alışkanlığımı çok genç yaşta bir hayli geliştirmiş oldum bu şekilde.

Girişimcilik hikâyemi girişimci olmak için başlatmadım ama ben hayatın bana sunduğu şansları biraz itinalı ve farklı bir bakış açısı ile girişimcilik adına geliştirdim.  Kısaca şöyle; 2001 yılında annemin bitmeyen ısrarı üzerine hiç istemediğim halde, bir hukuk bürosuna sekreter olarak başvurdum, o tarihte 18 yaşında liseden yeni mezun tecrübesiz bir kızdım. Hukuk bürosunda sekreter olarak başlamıştım ama dosyaları arşivlemek, icraya koşmak ve aslında kimsenin yapmak istemediği tüm şeyleri yapmak ile başladı serüvenim. Çok hırslanmıştım ve ne olursa olsun en iyisini yapacağım dedim. Bu özelliğimi çok şükür bugüne kadar korudum ve kaybetmeye de hiç niyetim yok.  Sekreter adı altında başladığım görevimde azmim dikkat çekti ve çok kısa sürede yükselerek büronun iş akışını yönetmekten sorumlu ilan edildim. Tabii ki her şeyi yapmış ve kendim ele almış olmamın çok büyük bir faydası vardı burada. Dosya arşivlemeyen birinden dosyanın nasıl arşivlenmesi konusunda bilgi alamazsınız veya icra dairesine hiç gitmemiş biri oradaki kuralları bilmez ama ben bunları önceden bizzat kendim yaptığım için bana olmuyor denmesini pek kabul etmezdim. Sorun değil sonuç odaklı bir operasyon kurmaya başladım. Hukuk bürosunda yapılan iş, banka alacaklarının icra yoluyla tahsil edilmesi işiydi ve iki patronum hariç sadece 4 kişiydik. Bankanın alacaklarının icra yoluyla tahsil edilmesi yolunda operasyonun yönetiminden belli bir tarihten sonra ben sorumluydum. Genç yaşım birçok kez hafife alındı ama ben bunu her zaman avantaj a çevirmeyi bildiğimi düşünüyorum. Bu bunu nerden bilir ne anlar gözleriyle bakan birçok kişi sonrasında şaşkın bakışlarla baktığında bir hayli haz alıyordum ve bu beni daha da ileriye götürdü. Borç tahsil etmek zor bir iş aslında ama işe nasıl baktığınız ile alakalı. Özetle; borçlular hakkında icra takibinin başlatılması, haciz yapılma kararının alınması, dava açılması için sürecin takibi gibi süreçleri kapsıyordu. Ancak bu süreci yönetirken çok hantal bir yapının içinde olduğumuzu fark ettim.

Gonca’nın Aykut Altındağ ile röportajında iş fikri ve işleyişi çok güzel anlatılmış. Okuyunca anlayacaksınız. Gonca henüz çok genç, daha yapacağı çok şey var.Sektöründe lider.

Yani bir borçlu için yapılan icra takip süreci öylesine uzun, masraflı ve acımasızcaydı ki çözüm üretmeye çalışıyordum. Aslında borçlu ile empati kurdum ve çözüm yolu olarak borçlular hakkında icra takibi yapıp alacağı tahsil etmek yerine telefonla arayarak borçlarını hatırlatmak istedim. Talep eden olmak yerine, çok daha pozitif olan yardımcı olmak konumunda daha başarılı olabileceğimizi düşündüm.  Patronum alanında uzman, konusuna son derece hakim ve 19 yaşında bir kızın lafıyla hareket edecek biri değildi. Kendisine borçluları telefonla arayarak süreci hızlandırmak istediğimi ilettiğimde reddedildim. Çünkü ben çok gençtim, tecrübesizdim, bir avukatın icra yoluyla yapamadığını ben telefonla nasıl yapabilirdim, tabii yapamazdım. Reddedilmek beni daha çok kamçıladı ve gizlice fikrimi hayata geçirdim. Hakkında icra takibi yaptığımız 100 borçlunun rastgele belirlediğim yarısını telefonla aradım ve borçlarını ödemeleri halinde haciz işlemi yapılmayacağını ve dosyalarının kapanabileceğini bildirdim. Sonuç inanılmazdı, aradığım kişilerin çok büyük bir bölümüne ulaştım ve borçlarını ödemelerini sağladım. Sonucu patronuma raporladığımda duruma inanamadı. Çünkü hakkında icra takibi başlatılmış olan 100 kişinin eline henüz ödeme emri bile geçmemişken, yaklaşık 24 kişi dosya borcunu birkaç gün içinde kapatmış, 10 larca kişide ödeme sözü vermişti. Sonuç başarılı olunca önerim kabul edildi ve bu çalışma için bir ekip kurma izni aldım. Sonuç öylesine başarılıydı ki banka bu başarıdan etkilenerek hukuk bürosuna çok fazla dosya göndermeye, bizde çok fazla tahsilat yapmaya, insanların haciz işlemiyle karşı karşıya kalmadan dosyalarını kapatmalarına vesile olmuştuk.

İş fikri ve onu hayata geçirecek kararlılık olunca, netice böyle başarılı şirketler.120 kişilik çalışanı ile Gonca işinde çok başarılı. Çalışanlarına sağladığı şartlarla onlarda çok memnun.Detaylar için www.rgn.com.tr ye de bakabilirsiniz.

Sürecin devamında başarılı bir şekilde çalışmaya devam ederken patronum olan avukatlardan biri vefat etti, bir diğeri ise bankada profesyonel hayatına devam etme kararı aldı. Bu durumda bana işsiz kalmak ve başarılı olan bu çalışmaya son vermek düşüyordu. Ama ben bu dönemde başka bir avukat ile görüştüm ve başarılı olan projemi kendisiyle devam etme kararı aldım. Başarıyla devam eden çalışma sonunda beraber çalıştığım avukat beni saf dışı edip, bu işi kendisi yönetmek istedi ve yine işsiz kalmak durumundaydım. Tabi vazgeçer miyim başka bir avukat buldum, kendisiyle anlaştım ve çalışmaya başladık. Başarı yine kaçınılmaz ve tabi ben artık kendi başıma bir şeyler yapmak zorunda kaldığımı iyice anlamaya başladım. Bu arada yıl 2009 oldu ve benim sadece telefon yoluyla tahsilat işi yapan 25 kişilik bir ekibim vardı. Bu aşamada girişimcilik adına en büyük adımımı atarak şirketimi RGN çağrı merkezini kurdum.

Gonca gençler için çok güzel bir örnek, iş fikrini hayata geçirirken, paraydı, sermayeydi, hiç sorun etmiyor .Zaten yaptığı işe girişimci olayım diye de başlamıyor.Tek başına başlıyor, deniyor, başarıyor, sonrası geliyor.

Şimdi 2012 yılındayız ve benim 120 kişilik bir ekibim var. Alanında lider olan şirketimde genel müdür olarak çalışmaya devam ediyorum. Türkiye nin en büyük bankalarına, telekomünikasyon şirketine ve kurumsal yapıda çalışan şirketlere hizmet veriyorum. Şirketim her geçen gün büyüyor ve çok daha fazla insana özellikle kadınlara istihdam sağlıyorum. Şirket yönetiminde adalet kavramına çok önem vermekle birlikte kadınlar yönünde pozitif ayrımcılık yaptığımı söyleyebilirim. Çünkü ben eğitimli ve çalışan, üreten kadınların olduğu bir toplumun her daim başarılı ve lider olacağına inanıyorum.

Gonca’cım seni tanıdığım an, iş fikrinden, mücadelenden, başarından, çok etkilendim, hayran oldum .Ayrıca bunları çok genç yaşta yapman da çok değerli,süper bir örneksin.Seni tanıdığım ve yazıp paylaşabildiğim, ayrıca Kagider’de  beraber çalıştığımız  için, çok mutluyum. Hep beraber güzel başarılarının takipçisi, gurur duyanları  ilk bizler olalım.

2011 Ağustos ayında Kagider e üyeliğim kabul edildi ve halen Kagider in en genç girişimci üyesi unvanımı koruyorum.  Kagider e üyeliğim bir yılını tamamladı, çok aktif olarak çalışmak istemekle birlikte rekabetin çok çetin olduğu sektörümde ayakta kalmaya hatta liderliği korumaya çalışıyorum ve çok istememe rağmen aktif olarak Kagider de yer alamıyorum. Yeteri kadar aktif olduğumu hissetmesem de çeşitli organizasyonlar ve komite toplantılarında beraber olduğum kadın girişimciler hayatıma olumlu etkiler yapıyor. Kagider üyelerinin birbirini destekleyen ve sürekli gelişim işin yaptıkları çalışmalar beni çok etkiliyor.”

Feneryolu Organik Pazarda

Kurulduğu ilk günden beri Feneryolu Özgürlük parkındaki organik pazara gitmek istedim. Ama ancak geçen hafta kısmet oldu. Gittim, ve hayran oldum.Artık her hafta ne yapıp, yapıp  gitmeliyim, diyorum. Favorilerime ekledim, ben gidebilsem de gidemesem de siz bir gidin bakın sonrası size kalmış.Özgürlük Parkının içindeki pazar çarşamba günleri kuruluyor. Pazarın parkın içinde olması çok hoş olmuş, yeşillikler, ağaçların içinde rengarenk meyvalar, sebzelerle harika bir pazar yeri olmuş.

Önce pazarın,yeşillikler içinde yer almasını çok beğendim,çok çekici, cezbedici geldi.Her şey pırıl pırıldı, çok düzenli,tertipli.Pazardan çok şık bir açıkhava marketini andırıyordu.Standların başındakiler, ambalajları, kullandıkları kesekağıtları, satılanların duruşu, yerleştirilişi, şaşırtıcı derecede şık ve güzeldi.Benim kafamda organik pazarlarda satılanlar bu kadar renkli cezbedici değil, daha soluk, cansız halsiz olacak diye şartlanmışım.Bunu satanlara da sorunca organik pazar işini doğru yapmak bu dediler. Tüm tezgah sahipleri,konularında çok bilgililer, hepsi doğal yaşam gönüllüsü, ve eğitimliler.Böyle bir bilinç, eğitim ve gönüllülük beklediğim birşey değildi. Çok şaşırdım, çok beğendim.Çoğu pazarcı Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Kurucusu sevgili Viktorla başlamışlar bu işe, ürünler hiç beklemeden gelebilmesi için gece yarısı çıkmışlar yola sabah yerlerini almışlar.Emek ve gönüllülük isteyen bir iş.

Şeref beyle harika lezzetli karpuzu pazara gelenlere tattırırken tanıştık.Gerçekten çok uzun zamandır böyle karpuz tatmamıştım.Resimdeki fasulyeleri pişirdim, bambaşka lezzet,koku tat.Domatesler üzümler hepsi çok lezzetli idi.

Hacer’i arkadaşları anlatırken, inanılmaz bir gönüllülükle işine senelerini verdiğini söylediler.Hacer bana Nuhun Ambarının özel tahıllı ekmeğini hediye etti, biraz da minik sivri biberlerden.O ekmeğin lezzeti, farklılığı, ya biberler çıtır, çıtır.

Pazara gelenler anladığım kadarı ile hep geliyorlar, herkes birbiriyle güzel sohbetler ediyor,kesekağıtlar çok şık.Londra Harrods da mıyım?  L.A Farmer Markette mi?  yok yok burası çok daha güzel,hele  parkın içinde olması, çok özel yapmış.Siz alışveriş yaparken koşanlara da rastlamak mümkünSatılan herşeyin tarım bakanlığından sertifikası var, bir çok ürünün ayrıca uluslararası, ödülleri var.Ben çok alıp buzdolabında bekletmeyi sevmiyorum.Onun için  her sebzeden meyvadan almadım, ama aklım alamadığım herşeyde kaldı.Bakar mısınız güzelliğe. İnşallah bu hafta da sabah erkenden gider alışveriş yaparım umarım. Bu harika pazarlar için Buğday Ekolojik Derneğine, Ekolojik Ürünler Derneğine  ve Kadıköy Belediyesine binlerce teşekkür.Sevgiler herkese.

Kırmızı Ayakkabıların Mucizesi

İstanbul Martı Otel’de düzenlen Kagider Eylül ayı kahvaltı  toplantımıza  2012 Londra Olimpiyatlarında,  binbeş yüz  metre yarışında altın madalya kazanan milli atletimiz Aslı Çakır Alptekin ile antrenörü ve aynı zamanda eşi olan İhsan Alptekin‘i davet etmiştik. Modaratörümüz Yaprak Özer,başkanımız Gülden Türktan çok keyifli bir sohbetle toplantıyı açtılar. Kagider ile Aslı’nın başarısı arasındaki parelelliyi dile getirdiler.Gülden Türktan Biz koştuk ama madalya almadık. Aslı’nın madalyası var,  bunu güncel tutmak,ve devam ettirmek için buradayız.  İş kadını, anne, eş, olarak, hepsi ayrı, başarılar, dengeler, kıyaslama yapmak imkansız. Ben Kagiderli arkadaşlarımın tümünü de çok başarılı buluyorum, kıyaslamıyorum.” dedi.

Aslı 2012 Olimpiyat  madalyasını, kazanırken hepimizin heyacanını tavan yaptırdı. Müthiş mutlu etti, ağlattı,havalara uçurdu. Dünkü toplantıda da aynı heyacanı  Aslı konuştukça yaşadık. Aslı’ya bu sefer de sadece atlet olduğu için , Olimpiyat şampiyonu olduğu için değil, harika idealleri olduğu  için hayran olduk. Başarı hikayesini ve yeni hedeflerini dinlerken hepimizi ağlattı.Bütün bunları kendi anlatımıyla aktarmaya çalışacağım. Ben toplantı sonrası, sevdiklerime, heyacanla  tekrar anlatırken daha da bolca ağladım.

Aslı nasıl başladığını anlatırken yaşadığı bir olay hayatının dönüm noktası oluyor.                               ”İlk okul 5. sınıfa giderken kros yarışmalarına katılıyordum. Spor ayakkabıları bulmak çok zordu. Yurt dışından geliyordu ve biz bulamıyorduk. Orta gelirli bir ailenin çocuğu olduğum için ancak pazardan alınan bez ayakkabılar giyerek koşuyordum. Bir gün krosta koşarken ayakkabılarım çamurdan dolayı ağırlık yaptı ve çıkararak çıplak ayakla koştum.Kendimden büyük çocuklarla koşuyorum, üzerimde bana çok büyük bir tişort, ve o yarışmada ondördüncü olmama rağmen, bu durumum dikkat çekti. Federasyon başkanımız niye çıplak ayakla koştuğumu ve uygun ayakkabım olmadığını anlayınca, bir sonraki yarışmada bana kırmızı bir ayakkabı getirdi. O ayakkabı beni atletizme döndürdü”  Aslı kırmızı ayakkabılara sahip olunca, çok seviniyor,ve artık koşmalısın Aslı, birinci olana kadar koşmalısın diyor, daha sonra da kırmızı ayakkabıları başka atletlere hediye ediyor ve her zaman elindeki tüm imkanları, tişort, forma, ayakkabı hediye ederek, sağlayarak yeni umutlar, mucizeler gerçekleşmesine çalışıyor.

Aslı’nın yola çıkarken  iki çok önemli ideali var. Birincisi Olimpiyat şampiyonu olmak, ikincisi, kendisi gibi atletler yetiştirmek için beden eğitimi  öğretmeni olmak istiyor.Kendi yaşadığı zorlukları bildiği için bu konuda katkı vermek, yeni Aslı’lara destek vermek istiyor.İki idealini de gerçekleştiriyor. Olimpiyat Şampiyonu olana kadar bu hedef ne kadar büyük olduğunu hiç düşünmemiş. Sadece kazanmayı düşünmüş, birinci olmayı düşünmüş. Bütün çalışmalarını, planlarını, ona göre yapmış.Bütün karar verme ve uygulama aşamalarında kocası ile beraber karar veriyorlar. Kocası antrenörü İhsan Alptekin ile.Bütün zorluklara karşı beraberce çalışma  planı yapıp yola çıkmışlar.

İki pırıl pırıl gencin, sporcu ile antrenörün, karı ile kocanın, birlikte aynı hedefe kilitlenmeleri bu müthiş sonucu getiriyor.Yaşı itibarıyla iki olimpiyat daha görebileceğini kaydeden Aslı, 2016 Rio de Janeiro Olimpiyatları’ndan sonra aktif sporculuğu bırakmayı düşündüğünü belirterek, ”Çocuk yapmak istiyorum. Eğer İstanbul 2020 olimpiyatlarını alırsa bu olimpiyatlara sporcu yetiştirmek istiyorum. Bunun yanı sıra 2016’da da altın madalya alarak zirvede bırakmak ve tam bir efsane olmak istiyorum. Çünkü bin 500 metrede üst üste iki defa altın madalya alan kimse yok. Bir Türk kadını olarak bunu başarmak istiyorum” dedi . Başarı öncesi, hedeflerini gerçekleştiren Aslı’nın  önümüzdeki yıllarda da bu hedeflerin gerçekleşsin. Efsane olsun,yeni Aslı’lar yetiştirsin.Aslı’yı hedefe ulaştıran kırmızı ayakkabılar gibi,ufak şeyler başlangıç olabiliyor.Aslı da buna inanıyor. İstedim.İnandım. Çalıştım. diyor.

Türkiye’de kendisiyle yarışabilecek kadın atlet olmadığı için antremanları iki erkek sporcu ile yaptığını anlatan Aslı, ”Kamplarda iki erkek antrenman arkadaşım var. Kadınları geçtiğim için, antrenmanlarda iki erkek atletle koşuyorum. Bazen onları da geçiyorum veya zorluyorum. Bana, ‘Aman abla kimseye söyleme’ diyorlar. Bir yerlere gelebilmem için beni zorlayan ve beni geçen kişilerin olması lazım” diyor..

Antrenman yaparken acı çektiğini, ancak bu acı ile yaşamayı öğrendiğini anlatan Aslı, ”Başarıyı elde etmek için mutlaka zorluk çekilmeli. Ben her antrenmanda zorlanmam gerekiyor. Eğer rahat bir antrenman geçirirsem yarışta kötü bir performans sergilerim. Ben bununla yaşamayı ve antrenman yapmayı öğrendim. Ben acı çekiyorum. Bununla baş ediyorum ve acıdan zevk alıyorum. Eğer ızdırap duyarsam başarıyı elde edemem. Acı ile yaşamayı öğrendim.Annelerin doğum da çektikleri acıların onlara çocuklarının, herkesden çok daha değerli kılması gibi.”  diyor.

Şu an da Kütahya dışında bir köyde  beden eğitimi öğretmeni olan Aslı, ”Ben, gelecek nesillerden umutluyum. Yeni Aslı Çakır Alptekinler ve Gamze Bulutlar geleceğinden eminim. Beni keşfeden bir beden eğitimi öğretmeni. Ben de yeni sporcular bulabilirim. Onlara keşfetmek için bakacağım. Sadece atletizm değil, basketbol, hentbol, futbol da olabilir. Sporcuların hangi branşa yeteneği varsa ona yönlendirmek istiyorum. Mümkün olduğunca öğrencilerimin hepsinin spor yapmasını sağlayacağım. Bunun için aileleriyle görüşeceğim. Onlara sporun faydalarını anlatacağım” diyor.

Milli atletin eşi ve antrenörü İhsan Alptekin ise olimpiyat şampiyonu olduktan sonra üzerlerindeki yükün arttığını belirterek, ”Önümüzde Akdeniz Oyunları, Dünya Şampiyonası ve olimpiyatlar var. Biraz daha çok çalışmamız lazım. Yükümüz biraz daha arttı. Aslı, artık tüm Türkiye’ye mal olmuş bir sporcu. İnsanlar yolda bizi çevirerek bizden birincilik değil de dünya rekoru beklediklerini söylüyorlar. Artık bize birincilik yetmiyor diyorlar. Bu da bireysel sporcu için çok zor bir durum. Bu nedenle üzerimizdeki yük artıyor” dedi. Söylediği en önemli şey de verilecek desteklerin, başarı kazanıldıktan sonra değil, öncesinde verilmesi. Bu konuda hem Aslı, hem İhsan,  gelecek için bizlere inanılmaz umutlar verdiler.Biz de bu güzel örneklerle, hedeflere,  ideallere, gereken destek ve katkılar için güç birliği yapalım.

Kadın Girişimcilere Süper Eğitim Fırsatı

Aşağıdaki kriterlere uygun kadın girişimciler için süper eğitim fırsatını paylaşıyorum.

Boğaziçi Üniversitesi Yaşamboyu Eğitim Merkezi (BÜYEM) ile Garanti Bankası ortaklığı, KAGİDER ve EBRD işbirliğiyle, kadın girişimcilere yönelik ücretsiz eğitim programları 15 Ekim tarihinde İstanbul’da başlıyor. Bu eğitimler ile, kadın girişimcilerin işletmelerinin sürdürülebilirliği için ihtiyaçları olan donanımın oluşturulması ve vizyonlarının genişletilmesine destek olmak hedeflenmektedir.

İçeriği BÜYEM tarafından hazırlanan ve verilen “Kadın Girişimci Yönetici Okulu” eğitim programını başarıyla bitiren kadın girişimcilere Boğaziçi Üniversitesi tarafından “Yeterlilik Sertifikası” verilecektir

Aşağıda başvuru kriterlerini ve detaylı bilgileri bulacağınız eğitim programına son başvurular kdn_girişimciler@boun.edu.tr adresine yapılacaktır. Son başvuru  tarihi 1 Ekim 2012’dir.

 

Başvuru Kriterleri:

* En az lise mezunu olmak

* Şirket faaliyetlerini İstanbul il sınırlarında sürdürüyor olmak

* Şirket sahibi ve/veya şirket ortağı pozisyonunda olmak

* Faaliyetlerini aynı ünvanla (şirket sahibi/ortağı) en az 1 yıldır kesintisiz sürdürüyor olmak

* Şirketin yüzde yüz yerli sermaye ile kurulmuş olması

* Firmada istihdam edilen çalışan sayısının 3 kişiden az 100 kişiden çok olmaması

Kayıt ve Mülakat Tarihleri    : 1-2-3 Ekim 2012 saat 09:00-17:00

Kayıt ve Mülakat yeri           : Boğaziçi Üniversitesi Yaşamboyu Eğitim Merkezi
Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüs  – ETİLER / İSTANBUL

Eğitim Yeri                             : Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs Turgut Noyan Salonu
Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs,RumeliHisarüstü

Eğitim Tarihleri                    : 15 Ekim – 20 Kasım 2012  (Haftada ortalama 3 gün)

Eğitim Saati                          : 13:00 – 17:00

Eğitim Konu Başlıkları :

  • Kurumdaşlık
  • Kurumsal ve Bireysel Motivasyon
  • İşletme Organizasyonunda Vizyoner Kimlik
  • İşletmenin Evrensel Köydeki Adresi
  • Belirsizlik Ortamında Stres Yönetimi
  • Değişim Yönetimi
  • İnovatif Yönetim Becerileri ve Girişimcilik
  • Şirket Yönetimine Finansal Bakış
  • Sorunları Sorun Olmaktan Çıkaralım
  • Proaktif Düşünce Gücü
  • Kobilerde Hukuk Enstrümanı
  • Müşteri İlişkilerinde Süreklilik
  • Dış Ticaret’de Kritik Başarı Faktörleri
  • Aile Şirketlerinde Yaşanan Sıkıntılar
  • Kurumsal Yönetici ve İnsan Kaynakları

Emirgan’da Davette

Eylül de sosyal yaşam çok hareketli başladı. Hepsi birbirinden değerli, keyifli çok özel davetler arka arkaya geldi. Cuma akşamı Emirgan’da çok özel bir evde Fatoş Kayacan Hataylı‘nın davetindeydik.Hem de tüm Kagider grup birarada. Fatoş hanım, davet tarihinin herkese uyması için, bu çok özel  daveti iki kere tekrarladı. Ben de ilk davete katılamamıştım. Neyse ki ikinci davete gidebilen şanslılardan oldum. Fatoş hanım, şahane bahçeli evinin havuz başında Antakya mutfagından çok lezzetli seçimlerle harika bir davet organize etti. Çok güzel bir sonbahar akşamında çok büyük bir grup elli kişi kadar Kagider’li iş hanımı biraraya geldi.Saat 19.00 daki davete biz yine Kadıköy yakasından iki arkadaş, Şenda ile  buluşarak beraber gittik.Keyifli sohbetlerle, anlaşılamayacak şekilde trafik de açık olduğu için çok da erken davet yerindeydik. Biz de bu vakti yine aynı mahallede bir üst sokakta oturan Şenda’nın kuzenine uğryarak değerlendirdik.Bölgenin, mahallenin bütün evleri ağaçlar, havuzlu bahçeler, geniş alanlar içinde hepsi birbirinden güzel, şık  malikaneler. Bana kendimi sanki Beverly Hills’deymişim gibi hissettirdi.Fatoş hanımın evi de çok hoş büyük bir bahçe içinde çok şık beyaz sutünlarla girilen ihtişamlı olduğu kadar da  sade görüntüsü ile hemen dikkat çeken bir ev. Fatoş hanım bizi kapıda her zamanki zerafeti ve şıklığı ile karşıladı, bahçede herkesin göreceği yerlerdeki ekranlarda Antakya Mozaik müzesinin tanıtımları dönüyordu, çok keyifli müzik de bahçenin her tarafında bizi bu çok güzel Eylül akşamında,mutlu hayaller alemine götürüyordu.Davetliler 19.00 dan itibaren gelmeye başladılar.Saat sekizbuçukdan sonra hazırlanan uzun masada Antakya mutfağının en güzel yemekleri yerini aldı.

Fatoş hanım misafirlerini girişte ,karşılıyor, çok güzel bahçesinde mutlulukla ağarlıyor.Sohbetler de çok keyifli tabi. 

Kendimi Beverly Hills’de de gibi hissetmemin en önemli nedenlerinden biri de Hollwood artisleri kadar şık güzel ev sahibimiz Fatoş hanım, ve yine çok şık ve güzel konuklardı, bence.Fatoş Kayacan,Handan Ercengiz, Zuhal Mansfıeld.Hava yeni yeni kararmaya başlaıyor.Harika hafif bir müzik, Belma Satır, Fatoş Kayacan, Handan Ercengiz, Fisun Usta ve Ferda Boyar.Hoşgeldin içkileri ikram edilmiş. Benim tercihim karadutlu votka oldu.Tüm davetliler birbirinden şık, hoş, keyifli. Nurdan Tekelioğlu, Serpil Koyuncu, Ferda Boyar, Handan Ercengiz,Zeynep Rüstemoğlu,Münteha Adalı,Güzin İlker, Refiye Erişçi, Özlem Cansü,Dilara Koçak, Şenda TüfekçioğluAntakya mutfağının usta elleri, harika yemekleri hem anlatıyorlar, hem ikram ediyorlar,herşey çok lezzetli. Esra, Şenda,Handan,Ferda, Nuran, Emine ile. 

Çok lezzeli Antakya yemeklerinden seçilenler,  Oruk, Yeşil Zeytin Salatası, Zahter Salatası, Muhammara, Babagannuş, Mutebbel, Kısır, Humus, Tuzlu Yoğurt, Kaytaz Böreği,Tuzda Kuzu ve Hatay Usulü Künefe, İncir Tatlısı, Kabak Tatlısı  idi.                                       

Davet yazılarımdaki yemekleri,özelliklerini, organizasyon şirketlerini, sunumlarını favorilerim yazılarımda ayrıca sizlerle paylaşacağım. Hepsi denenmiş ve çok beğenilmiş, olduğu için faydalı olacağını düşünüyorum.

Şenda Tüfekçioğlu ve Ferda Boyar ile
Hiçkimse  bu güzel, keyifli  ortamda defalarca poz vermeye itiraz etmiyor. Her şey mutluluk veriyor. Belma Satır, Münteha Adalı, Fisun Usta ve Handan Ercengiz ileBen çok şanslıyım, Nilüfer Köylüoğlu , Tina Christa Sezer, Miyase Bülbül ve Dilek Sayan ile bir masadayım. Konuşacak o kadar güzel şeyler var ki. Nilüfer iş anılarını anlatırken, eğitim verdikleri çocuklarla ilgili yerlerde, ağlayacak kadar duygulanıyor.Sevgili Tina işi ve torununun başarılarını bizi kırmıyor, keyifle paylaşıyor. Miyase’den ise  her zaman öğreneceğimiz çok şey var. Dilek ile ben yanından ayrılamıyoruz.

Yukarıda solda Miyase Bülbül ve Dilek SayanHer masada farklı sohbetler, farklı hikayeler var. Aylin Yalçın, Ayşegül Demirağ,Nilgün Keleş, Münteha Adalı, Sema Turaçoğlu,Handan Ercengiz, Dilara Koçak, Güzin İlkerDeveci Tuzda Kuzu Etinin kırılması müthiş bir görsel şölene dönüştü, arkadaşlar sıraya girip şanslarını denediler. Ferda bu işi  özel  maharet ve espri ile yaptı.Sevgili Nuran’ın bıçağı tutuşundan nasıl başarılı bir mimar olduğu hemen farkediliyor.Yemek sonrası sohbetleri ve son kare resimler, kimsenin gidesi yok.Çok keyifli başladı, çok keyifli bitiyor. Uğurlamalar da çok şık hediye paketleriyle yapıldı.Valeler arabalarımızı hazırlamış, Fatoş hanım kapıda uğurluyor….Harika bir gönül zengini davet daha bitmek üzere, defalarca teşekkürler sevgili Fatoş Kayacan, sizin gibi çok zarif çok şık bir davetti.Hepimizi biraraya getirdi, keyiflendirdi. Enerji, mutluluk depolattı. Sevgiler

Prens’imin Üçüncü Yaş Partisi

Evet o gün geldi. Dün  prens’imin üçüncü yaş günü partisindeydik. Aslan uzun zamandır, doğum günü partilerine katılıyor, ama neler oluyor, tam anlamıyordu.Kendi doğum gününde de  ilk defa bu sene bilinçli oldu. Katıldığı doğum günlerin de, doğum günü sahibine hediyeler geliyor,  mumlar söndürülüyor, pastalar kesiliyor, mutlu yıllar şarkıları çalınıyordu. Bütün bunların  onun doğum gününde de onun için yapılacağı anlatılıyordu.

                                   Sonunda o gün geldi. Her kapı çalındığında, her gelen Aslan’a bir hediye getirdi. Aslan heyacanla paketleri açtı, ve herkese doğum günüm için mi diye sordu.  Annesi ona bu doğum gününde Miki kıyafeti almış babası da yaş günü panosunu Miki ile yapmıştı. Birde Miki Abi vardı, Aslan ile oyunlar oynayan, danslar eden, Miki abi. Annesi çok hoş yemeklerle harika bir sofra hazırlamışdı.  Ferrari pastası, sarı kırmızı renklerde ve  34ASL1905 plakalı idi. Ayrıca çok lezzetli ve çekici şekerlemeler,  bir kovada sehpada minik  misafirleri bekliyordu. Her şey çok şık, çekici, iştah açıcı, keyifli ve neşeli idi.Konuklar Aslan’ın en sevdikleri ve Aslan’ı en çok sevenlerdi.Bu mükemmel günden aktarabildiklerimi resimlerle paylaşıyorum.

En güzel resim İrem ablası ile çıkmış, ikisine de bayıldım.

Miki abi aninası Meral teyzesi ve harika şekerlemeler ile

Merve kırmızı benekli Mini kulakları ile çok hoştu,Can abisi,Hande, Şayan hepsi partide idi.Cem bebek ve babası Mois,Tutu abisi, Alegra,Atilla dayısı,Zehra teyzesi tüm sevdikleri

Yemekler, Ezgi’nin seçimi, mahereti ve sunumuyla hem çok lezzetli hem çok iştah açıcı ve şık görüntülü idi. Favori sayfalarında detaylarını anlatacağım.

Meral teyze parti için Bodrum’dan dönmüştü, hem de Aslan’ı çok özlemiş tabi.

Daha parti başlamamış, birazdan Aslan kıyafetini giyecek. Dedişkosu, kaykayını monte ediyor.

Miki kıyafeti çok hoş, Aslan  pantalon askılarını takmamakta ısrarlı. Annesi ile  keyfi süper, ona çok beğendiği şekerlemelerden tattırıyor.

Üç erkek, bir arada,dedişko, babası ve minik prens 

Burada dedişko ve benim için poz veriyor, tam yemelik.

Burada baba oğul, karedeler…..

Herkes masaya sıra pastaya geldi.Müthiş Ferrari pasta, hem de sarı kırmızı tam Aslan’ın seveceği cinsten, sıra kesmeğe gelmiş. Numani dedesi, güzel kız arkadaşı Alegra, babası izliyorlar annesi de kesmeye başlamış.Nice mutlu senelere minik prens, sağlıkla neşeyle, mutlulukla…