Çok Genç ,Çok Başarılı

Bugün çok genç bir iş kadınının müthiş başarısını  yazmaya, anlatmaya çalışacağım.Sevgili arkadaşım Kagider üyesi Özlem’i (Özlem Açıkel Turhan) Özlem  yaşı, itibari ile bir Y kuşağı kadını,ama, iş kadınlığı, arkadaşlıkları, yaşamı, aile hayatı düşünüldüğünde iki kuşağı da temsil edebilecek özelliklere sahip.Her gruptan dostluklarında, paylaşımlarında, çok başarılı. Özlem Aralık  ayında,   Bu sene   İkinci Küresel Girişimcilik Zirvesi’nde Türkiye’nin en hızlı büyüyen ilk 100 şirketi arasında 63.sırada yer aldı.  Kagiderin ilk günlerinden beri  tanıdığım bu çok genç ve çok başarılı sevgili arkadaşımda yazmaya meraklı, hatta uzun süre kendi dergisini çıkardı ve orada yazı yazdı. Şimdi de paylaşmasa da yazmayı seviyor, yazdıklarını notlar halinde biriktiriyor. Özlem’in en önemli özelliklerinden biri, işi, ailesi ve çocukları ile harika bir denge kurması .Özlem’i uzun süredir tanıyorum, çok güzel Kagider paylaşımlarımız seyahatlerimiz oldu. Hepsinde çok güzel anılarımız var. İşindeki çok hızlı ilerleyişi ve Türkiye’de rakibi olmayan yazılım programının minik sunumunu ofisimizde yaptıklarında,hayranlıkla izledim. Bütün bu başarılarının yanında,   iki kızını da çok saygıdeğer, bir özveriyle o genç yaşına rağmen, tüm dengelerini kurarak yetiştirdi. Şimdi bomba bir haberi var. Üçüncü çocuğunu doğurmaya karar verdi. Girişimcilik hikayesini yazmak isteyince, kendisinden biraz bilgi ve resim istedim. Önce yolladıklarını yeterli bulmadım, tekrar rica edince, beni kırmadı, kendi söylemi ile  ilk kez hikayesini düşünmüş ve yazmış. Yazmak konusunda tecrübeli arkadaşımın yazdıklarını çok beğendim.Her satırını ilgiyle okudum. Onun içinde, değiştirmeden koymak istedim. Çünkü her satırı önemli mücadeleler, ve başarılar ile dolu. Okunsun , örnek alınsın istedim. Olduğu gibi ekledim, ben güzel, ve müthiş hikayeyi soluksuz okudum, siz de çok beğeneceksiniz sanırım, sevgiler,

Özlem Açıkel Turhan’ın Sıradan ama Sanırım Enteresan Girişimcilik Hikayesi

Ben hep hırslı bir çocuk oldum. Yazları sürekli kitap okuduğum için annem arada sırada kızım çık biraz dışarıda arkadaşlarınla oyna derdi bana çoğu zaman. Öğrenmeyi çok sevdim oldum olası. Akrep burcunun da en önemli özelliği aslında merak ve hırs. İlkokulda bir türlü geçemediğim bir kız arkadaş vardı ve ben hep ikinci oldum. Onu geçmeyi bir türlü başaramadım. Hiç unutmam adı Defne’ydi. Bu bana çok koydu. Ortaokula kaydolduğumda kapısından ilk girdiğim gün ben bu okulun birincisi olacağım dedim o yaşta ve bunu 3 yıl boyunca başardım. İlk yıl birinci olduktan sonra da aslında birinci olmak benim için tamamen önemini yitirdi. Yani hırslıydım ama istediğimi elde ettim mi artık başka limanlara, başka hırslara yelken açma zamanı gelirdi benim için. Örneğin o yaşta sonraki hedefim fen lisesinin birinci basamak sınavında İzmir’in ilk ellisinde yer almaktı. Onu da başardım. Orta halli bir işçi babanın çocuğu olarak doğal olarak özel okul vesaire değildi gittiğimiz okullar. Ne yaparsak kendi bileğimizin hakkıyla yapıyorduk. Özel hocalar vesaire yoktu hayatımızda. Masrafları ağır diye Fen lisesine gidip aileme yük olmak istemedim ve ikinci sınava hocalarımın tüm ısrarlarına rağmen hiç çalışmadım. (bir garip kararlılık bu da işte)

Ortaokulda Dilek Onur diye bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Sağ olsun sürekli bize her konuda kompozisyon yazdırırdı.  O yıllarda çok şikayet ederdik bundan hocam yine mi kompozisyon diye şikayet ederdik ama sonradan anladım ki ben yazılı ve sözlü olarak kendimi ifade etmeyi Dilek Onur hocam ve okuduğum kitaplar sayesinde öğrenmiştim.

Liseyi bir zamanların ekol okulu olan  ama sonradan kapatılan ve esas görevi Maliye Bakanlığı’na memur yetiştirmek olan İzmir Maliye Okulu’nda yatılı okudum. Eğitim öğretim hayatımın en güzel 3 yılını orada geçirdim. İzmirliydim ama okulda yatılı olmak mecburiydi. Okula ağlaya ağlaya gittim ama daha çok ağlayarak okulumu bitirdim. Arkadaşlarımdan okulumdan ayrılmak çok zordu. Lise arkadaşlarımın hepsiyle halen sürekli görüşürüm. Hatta diyebilirim ki o arkadaşlıklarımın üstüne daha derinini daha kıymetlisini koyamadım sonrasında.

Liseye gittiğim ilk gece annemden ayrı yattığım ilk geceydi. İlk gece gerçekten zor geçti.  Ama sanırım benim hayatım için önemli bir milattı. Sonra da zaten üniversiteyi  istanbul’da kazanıp gelince artık eve temelli olarak dönmedim bir daha. Yani ayaklarımın üzerinde durmayı 13-14 yaşlarında çok özel ve güzel yatılı okulu deneyimimle öğrenmeye başladım.  Ben genellikle kararlı biriyimdir. Bir şeyi iyi araştırırım planlarım ve kafama koyduğumu yaparım.  En azından yapmak için çok çalışırım. Lisede üniversite tercihlerimde çok nettim, mesela sadece iktisat ve işletme tercih ettim. Ama gel gör ki anneme işletme bölümünün ne olduğunu, mezun olunca bana ne denileceğini bir türlü anlatamamıştım. Annemin zoruyla en son tercihime 9 Eylul Hukuk’u koydum. Allahtan ondan önceki bir tercihe girdim ki orayı kazanmadım yoksa puanım onu da tutuyordu. Ancak benim üniversite hedefim ODTU’ydu. Sınav sorularını kontrol ettiğimde dersane hocalarım kesin ODTU’yu kazanıyorsun 14 puan üzerindesin dediler. İstanbul aklımın ucundan bile geçmiyordu. Istanbul İzmirden bakınca çok ürkütücü beni yutacak bir canavar gibiydi, benim ve ailemin gözünde. Maalesef o sene ODTU’nun puanları hiç olmadığı şekilde inanılmaz arttı ve ODTU’yu kıl payı kaçırdım. İstanbul Üniversitesi İngilizce işletme Bölümünü kazandım. Bu bölümü kazandığımı duyunca neden ODTU olmadı diye saatlerce kendimi odaya kapatıp ağladım. Hatta kapıdan kızım çık dışarı diyen anneme de lütfen git bütün komşularına söyle kimse yarın beni tebrik etmesin diyordum. Ama sonraları çok defa iyi ki İstanbul’a glemişim dedim kendi kendime. O yuzden şimdi hayata bakışım hep olumsuz bir şey her zamana bir hayıra vesile olur yönünde.

17 yaşımda istanbul’a geldim.

Bölümümü çok net seçmiştim. Okurken de işletmenin içerisinde en çok ilgimi hep Pazarlama çekti. Ben asla bir finansçı, muhasebeci, üretimci v.s. olamam diye düşünüyordum. Benim işim reklam, tanıtım ve pazarlamayla ilgili olmalıydı. Philip Kotler benim idolümdü. Kitaplarını hatim ediyordum. Reklam ve pazarlama işinde ilerlemeyi kafama koymuştum bir kere.  Ama İstanbul’da hiçbir tanıdığı hatta akrabası olmayan birisinin hayallerini gerçekleştirmesi için daha çok çalışması gerekiyordu. Aslında bizim gibiler 100 metre koşusuna sıfırdan bile değil eksi 100 den başlayanlar oluyor. Dolayısıyla biz İstanbul’da yaşayan, kolejlerde okuyan, babasının çevresi çok geniş  v.b. arkadaşlarımıza göre iki kat hızlı koşmalıydık. Ve ne şanslıyım ki ben bunun çok bilincinde olan bir gençtim.

Üniversitede hazırlık dahil ilk 2 yıl okula full devam ettim. Ama sonrasında böyle bir bölüm okuyorsam ve hedefim okul birincisi olmak değilse benim bu okulda bu kadar olmama gerek yok, ben bir şekilde iş hayatına entegre olmalıyım ve artık ailemden para almamalıyım diyerek üniversitede bir doğrudan pazarlama ajansına kayıt oldum ve  marketlerde, fuarlarda görevli tanıtım elemanı olarak  part time çalışmaya başladım. İlk iş çevremi de orada kazanmaya başladım. Bu işlere başladığımdan tam 1 yıl sonra bir tanıtım işinde tanıştığım müşteri şirketin genel müdürü bana iş teklif ederek benim ithal ettikleri ürünlerin ürün sorumlusu olarak şirketlerinde çalışıp çalışamayacağımı sordu. Ürün sorumlusu işi pazarlamaya çok yakından temas ediyordu ve ne olursa olsun iş dünyasına girmeye karar vermiş bir genç için inanılmaz bir fırsattı. Biri  işi  bana teklif eden Genel Müdür olmak üzere  beş  yahudi patronum ile iş görüşmesine giderken kafamda şu vardı bana biz sana para vermeyeceğiz deseler bile işi kabul edecek ve asla maaş telaffuz etmeyecektim. Benim için hedeflerim önemliydi. Hiç unutmam ben o zaman arkadaşımla kaldığım evimde ayda 4 milyon ile geçiniyordum. Çok da kötü bir hayat yaşamıyordum. Masraflarımı gördükten sonra kitap bile alabiliyor, sinemaya vesaire arada bir para ayırabiliyordum. Bir öğrenci için hiç de fena bir durum değildi.

İlk ve son patronlarım (hepsi de çok kıymetli insanlardı) bana tam 12,5 milyon maaş teklif etti. Bu hayat standardımın tam 3 kat daha iyileşmesi anlamına geliyordu. İş görüşmesinden dönerken bindiğim halk otobüsünde istemsiz biçimde sadece gülümsüyordum. Rüyada gibiydim ve insanlar bana garip garip bakıyorlardı. Hafta içi 1 gün okula gidip cumartesileri dahil haftanın 5 günü çalışıyordum. Akşam aynı okulda okuduğum ev arkadaşımdan notları alıp okulu bir şekilde hiç kalmadan ve alttan ders almadan bitirmeyi başardım.  Orada 1 yıl çalıştım. O benim hayatımdaki tek profesyonel iş deneyimim oldu. Üniversitede son senemdi.

O sırada bir arkadaşım vasıtasıyla sonradan ortağım sonradan da hayat ortağım olan sevgili eşim ile tanıştım. Ortaklarından ayrılmıştı ve kendisine bir reklam ajansı kurmak üzereydi. Bana istersen sen de gel birlikte çaslışalım dedi. Ben de kabul ettim. O dönem reklam benim içimi yakan bir ateş gibiydi. Şöyle bir manzara düşün 21 yaşında bir genç kız, 26 yaşında bir delikanlı. Sonradan aramıza benim bir arkadaşım da katıldı o da benden 1 yaş büyüktü. Bir  sekreterimiz ve bir Apple LC630 (şu an Koç müzesi’nde sergileniyor) bilgisayarımız vardı. Gencecik 3 kafadar şirketlere gidiyorduk ve biz sizin iletişim stratejinizi belirleyebiliriz diyorduk. Tabi ki çok da inandırıcı değildi. O sırada üniversiteyi bitirdim ve bana 3 bankadan management trainee olmak için davet mektubu geldi. O dönem bankacılık furyası vardı. Annem ısrarla bu bankalardan birine gidip çalışmam gerektiğini söyleyip duruyordu, bu işin sonu belli değil sen ne yapıyorsun vazgeç bu sevdadan diyordu ama ben asla bir bankacı olamayacağımı çok iyi biliyordum. İşte benim girişimcilikle ilgili ilk aldığım risk oydu. Aylarca sadece ofis giderlerine yetişerek kendimiz için çok az miktarda para alabiliyorduk. Benimle birlikte mezun olan arkadaşlarım çok iyi maaşlarla bir yerlere girdiler. Örneğin 15-20 milyon maaş alıyorlardı ama ben 1 milyonla geçinmeye çalışıyordum.  Ki önceki işimde 12,5 milyon maaş alıyordum. Hepimiz gençtik. Sadece kendimize bakmakla yükümlü olduğumuz için aslında parasızlığı çok da sorun etmedik. Örneğin arabamız yoktu. Müşteriye giderken bir noktaya kadar dolmuşla gidip sonra taksiye biniyorduk. Sonra başka genç arkadaşlar da eklendi aramıza.  Hiç unutmam ilk kazandığımız paralarla eski  bir Skoda Favorite  araba almıştık. Bir gece ajanstan çıktığımızda hepimize yetecek yol parası yoktu. Sadece arabada biraz benzinimiz vardı.  5 kişi Skoda arabamıza binmiş ve benim evime gidip geceyi orada geçirdikten sonra sabah işimize gelmiştik. Tam gençlik günleriydi. Şimdi o günleri büyük bir mutluluk ve gururla anıyorum.

İlk müşterilerimizden biri Bakırköy’deki bir küçük marketti. Bu markete iş yapmaya başladık ve tam 12 yıl çalıştık. O market daha sonra Türkiye’nin yabancılar dahil en büyük 4. Perakende zinciri oldu. Biz çalışmayı bıraktığımızda 142 marketleri vardı. Tabi o sürede bir çok markaya ve müşteriye hizmet üretme şansı da yakaladık. Ben hem müşteri ilişkileri ile ilgileniyor hem de müşterilerimiz adına ürettiğimiz kurumsal süreli yayınların içeriklerini vesaire de yazıyor ve yönetiyordum. Kurumsal yayıncılık kısmı bir dönem işimizin önemli bir gelir kısmı oldu.

Reklam işinde bir dönem çok iyi para kazandık. Biz de işimiz de olgunlaştı. Ancak sonra internet diye bir şey icat oldu. Baktık iş dünyasının rengi de iş yapış biçimleri de değişmeye başladı. Eskiden matbaasından medyasına bizim aracığımızla her bilgiye erişen ve bizden hizmet almayı tercih eden müşteriler işlerini kendileri görmeyi tercih etmeye başladı. Bu da bir reklam ajansını ayakta tutan en önemli gelir kalemi komisyonlarımızın çok düşmesine hatta ortadan kalkmasına sebep oldu. Dahası bir üniversite öğrencisi bile senin rakibin olmaya başladı. Bizim10.000 Dolar istediğimiz bir tasarıma bir üniversite öğrencisi 1000 tl ye razı oluyordu ve müşteri bak o bu fiyata yapıyor sen de indirim yap demeye başladı. Özetle iş biraz tatsızlaşmaya başladı. Biz de kendi aramızda sürekli bir bir şey yapıp satmalıyız diye konuşup duruyorduk. İnternet bizim sektörümüz için bir tehdit olduysa da bize dünyanın kapılarını açan ve reklam işimizden sonra yapacağımız işin fikirlerini, temelini, tohumlarını atan çok önemli bir fırsat da olacaktı bizim için. Internetten dunyayı incelerken o dönem belki bunun çok da farkında değildik belki de. Ama sürekli internette bir şeyler okuyor dünyayı araştırıyorduk.

Ben o sırada 1999 depreminden 3 gün sonra İngiltere’ye gittim.  Herşeyim hazır gitmeyi beklerken İstanbul’da depreme yakalandım. Bir kolejin marketing programına katıldım. Amacım orada hem marketing bilgimi hem de İngilizcemi geliştirip sonrasında eğer başarabilirsem London Business School’da MBA yapmaktı  ama London Business School hem çok zor hem de çok pahalıydı. Ama biraz para biriktirip biryandan çalışır bir yandan okurum diyordum. 1 yıl marketing programına devam ettim. Bu arada Istanbul’daki işler de epey artmıştı. Baktım olmayacak uzakta olmak da zor geldi ve Istanbul’a geri döndüm. Döndüğüm yıl yani 2000 yılında ortağım olan sevgili eşimle hayatımızı birleştirdik. Gece gündüz gece yarılarına kadar çalışıyorduk. Ekibimiz de müşteri sayımız da epey artmıştı.

Bir yandan da 17-18 kişinin çalıştığı şirketimizi yönetirken bazı  zorluklarımız oluyordu. Pek çok tasarım programı kullansak da elimizde işimizi yönetmek için bir yazılım yoktu. Mesela bitirilen bazı işlerin faturasını kesmeyi unuttuğumuzu sonradan  fark ediyorduk. Ben o sıralarda file maker diye bir veri tabanı programını kullanarak müşterilerimizin adreslerini ve bilgilerini kaydedebileceğimiz bir adres bankası yapmayı başarmıştım. O sırada ortağım/ eşim de dünyadaki yazılımları incelemeye başladı. Masum bir şekilde ajansımızı nasıl daha iyi yönetiriz diye yaptığımız araştırmalar bize Türkiye ve dünya için güzel bir yazılım yazabileceğimiz daha doğrusu yazdırabileceğimiz fikrini verdi. O güne kadar onlarca işletmenin sektörünü, işleyişini yakından takip etme ve hatta onlara danışmanlıklar verme şansına sahip olmuştuk. Ama hiçbirimiz bilgisayarcı ya da yazılımcı değildik. Aslında bu bizim tamamen o güne kadar yapılanların dışında çok farklı bir bakış açısıyla bir kurumsal yönetim yazılımı tasarlamamıza  imkan verdi . Örneğin o güne kadar ki yönetim yazılımları hep işe siparişten başlıyorlardı ve sadece üretim ve finans kısmını yönetiyorlardı. Fatura kesilince yazılımın işi de bitiyordu yani gerçekleşmiş satıştan başlayarak şirketin bilgilerini kayıt altına alıyorlardı ve faturada süreci sonlandırıyordu.  oysa bir müşteriyi edinmek veya satış sonrası o müşteriye verilen hizmetler, kurulan iletişim, gerçekleştirilen projeler (ki bizim gibi bir reklam ajansı için her kampanya ayrı bir proje idi) vesaire  de önemli  işlerdi ve şirketlerin işlerinin bu aşamalarını da diğer işleri ile bir bütün olarak yönetmeleri gerekiyordu.

Bu işi yapmaya karar verdik. Ve 2000 yılında ilk fikirleri ve algoritmaları tasarlamaya tasarlatmaya başladık. Biz bir şirketin bütün operasyonlarını yönetecek bir yazılım yapacağız ve bu yazılım tamamen web tabanlı olacak dedik. Biz yazılım pazarının geleceğin orada görüyorduk buna yürekten inanmıştık. Sektörün duayenlerine fikirlerini sorduğumuzda herkes bize bu imkansız; bir işletme tek bir yazılımla yönetilemez, siz delisiniz, yaptığınız şey işlemez, Türkler yazılım üretemez, siz kendinizi ne zannediyorsunuz, boşuna uğraşmayın, internetten fatura mı kesilir, internet güvensizdir, hızlı değildir vesaire  dedi. Yani bize destek olan, doğru bir şey yapıyorsunuz diye bir Allah’ın kulu çıkmadı, herkes bizi vazgeçirmeye çalıştı.  Ama biz kararımızdan dönmedik. Aslında söylenenlerin bir kısmında haklılık payı da vardı. Biz yola çıktığımızda hala Türkiye internete o hani telefondan garip seslerin geldiği yani dial-up yöntemiyle bağlanıyordu ve maksimum hız 128 k civarındaydı. Yani biz o bağlantı hızına at arabası dersek şimdiki bağlantılar için jet uçağı tabirini kullanabiliriz. Biz de çılgınlar olarak o dönemde tamamen bir web sitesi gibi çalışan bir yazılım yapmaktan bahsediyorduk.

Tam 3 yıl reklam ajansından kazandığımız tüm parayı markasını Workcube olarak bulduğumuz yazılımı ortaya çıkarmak için harcadık. Ne ev aldık ne lüks arabalara bindik. Tahminen 2 milyon doların üzerinde bir parayı bu konuya aktardık. Konusunda uzman danışmanlarla çalıştık. 10’a yakın mühendis ve yazılımcı istihdam edip 3-4 yıl cebimizden maaşlarını ödedik. Çünkü yazılım pazara ancak bu süre sonunda sunulabilir hale gelebildi ve ilk pilot projemizi reklam ajansımızda birlikte çalıştığımız bir müşterimizde yaptık. Yazılımı 2004 yılında pazara sunduk.

Yazılım ekibini reklam ajansında istihdam ettik hemen ayrı bir şirket kurmadık. Tüm ekibi bir arada yönetiyorduk.

Bu arada ben 2001 yılında büyük kızımı dünyaya getirdim. 10 aylıkken çalışmaya geri döndüm. Bir yandan reklam ajansı bir yandan da yeni işimiz olan Workcube’un yazımı sürüyordu. İlk çocuğunu doğuran her anne gibi ben de doğumdan sonra annelik, çocuk eğitimi v.b. konulara çok kafa yordum çok okudum çok araştırdım. Bu dönemde internette tanıştığım ve zamanın çok popüler bir anne-bebek  portalinin sahibi olan arkadaşımın portalinde 2 yıl annelik üzerine köşe yazıları yazdım. O dönemde portalin sahibi arkadaşıma gel biz bu portalin dergisini çıkaralım diye teklifte bulundum. Benim bir editoryel ve tasarımcı ekibim ve müşterilerimiz için çıkardığımız dergiler sayesinde bu tip süreli yayınlar çıkarma tecrübem vardı.  Derginin ardından anne-bebek mağazaları açıp franchising sistemiyle işi büyütmeyi iş planıma koymuştum.  2004 yılının ikinci yarısında hazırlıklarını başlattığımız projemiz 2005 yılında tüm bayilerde satılan bir anne bebek dergisi olarak gerçek karşılığını bulmuş oldu. Çok güzel pırıl pırıl bir dergiydi. Orada da yazılar yazmaya ve tabi derginin içerik planından tasarımına tüm detaylarını yönetmeye başladım. Çok heyecan verici ve farklı bir deneyimdi benim için. Birlikte çalışmaya başlayınca portali yapan arkadaşıma ofisimizin kapılarını açtık. Resmi bir ortaklık kurmadık. Şifai olarak işbirliği yapıyorduk. Dergi  reklam ajansımızın tüzel kişiliği altında çıkıyordu. Ben derginin imtiyaz sahibiydim. Derginin de portalin de adı ve markası aynıydı. İşin ilk başında sana borçluyum bu markayı ve url’i sana devredeyim diyen arkadaşıma yok markan da url’in de sende kalsın biz ortağız, öyle şeylerin aramızda lafı olmaz dedim. Ama büyük bir hata yaptığımı sonradan anlayacaktım. Bir dergi için ilk 1 yıl ölüm/kalım meselesidir. O  bir yılı aşarsa ve tutarsa dergi sonra kar getirmeye ve kazanmaya başlar. Ben o bir yıl boyunca dergiye ciddi miktarda para harcadım. Ama sonra iş ortağımın benim arkamdan bazı işler çevirmeye çalıştığını fark ettim. Tabi içim bulandı. bir yıl sonunda ortaklığı devam ettirmemeye karar verdim ve ben artık seninle iş yapmak istemiyorum, istersen dergiyi alıp devam ettirirsin ilk yıl masraflarının yarısını da bir şekilde gelecekte para kazandıkça ödersin dedim.  Ortağım benim epey para harcadığım markasını da alıp gitti ve benden ayrılır ayrılmaz da dergiyi bir büyük medya gurubuna sattı (meğersem el altından bu görüşmeleri yapıyormuş)  ve bana geri dönüp bırakın herhangi bir şey ödemeyi teşekkür bile etmedi.  Dergi 4-5 yıl bu medya grubu çatısı altında aynı isimle çıkmaya devam etti. Daha sonra medya grubu derginin adını değiştirdi. O tecrübe bana “Asla sahip olmadığın bir markaya yatırım yapma” ve kiminle işbirliği yapıyorsan her şeyi yazılı çizili yap düsturunu bıraktı. Epey pahalı bir dersti  tabi.

Üstüne 2005’in sonlarına doğru  ikinci bebeğime hamile kaldım. Tabi bir yandan reklam ajansını da yönetmeye ve Workcube için tüm stratejik hazırlıkların yapılmasına liderlik etmeye de çalışıyordum. Dergi işinden çekilmemde bunlar da önemli sebepler oldu.

Kagiderle Viyana Seyahatinde

Workcube işimiz ilk yıllarda emekleyerek gitti. Türkler yazılım üretemez, internet güvensizdir, bağlantı hızları dolayısıyla yazılımın performansı düşük gibi ön yargılarla savaştık yıllarca. Bu arada Workcube ekibi çok büyüdüğü için ayrı bir yere taşınması gerekti. Eşim de mecburen ekiple birlikte farklı bir yere taşındı. Diğer ortağımızla yollarımızı ayırma kararı vermiştik. Ben o sırada ikinci kızımı henuz doğurmuştum ve 3 yıl evde oturup kızıma bizzat bakmanın hayalini kuruyordum. Ama başında yöneticisi kalmayan reklam ajansımız da bir yandan işliyordu. Ve 3 yıl evde oturma hayali kuran ben ikinci kızım 5 aylıkken tekrar çalışmaya dönmek zorunda kaldım. 1,5 yıl reklam ajansını tek başıma yönettim. O sırada büyük kızım 6 yaşındaydı. Küçük 1,5 yaşına gelmişti. Büyük kızım uyku problemi olan bir çocuktu, üzerine bir de bebek eklenince ben yaşayan bir hayalet hatta drakula gibi geceleri tamamen uykusuz kalıp sabah da herkesten önce işe gitmeliyim ben geç kalınca elemanlar da işe geç kalıyor diyerek inanılmaz bir tempoda çalışmaya devam ettim.  Sadece  iş veya annelik pozisyonum gereği  yapmam gereknleri yapıyor kendim içinse hiçbirşey yapmıyordum. Ne sinema ne müzik, ne arkadaş toplantısı hiçbirşey yoktu hayatımda. Hatta espiri yapardım etrafıma o dönem “hayatımdaki tek joy “Joy FM” diye.

Bir gün sabah yataktan kalkamadım. Eşime “bana bir şey oldu bu tansiyon düşmesi değil ama yukseldi mi acaba” dedim. Baktık tansiyon normal ama ben 3 gün yataktan  ciddi anlamda kalkamadım. Geçer diye bekledim. Ardından inanılmaz derecede baş ağrılarım başladı, kafamı resmen duvarlara vuruyordum ve soluğu doktorda aldık. İki nöroloji doçenti tüm incelemeleri yaptırdılar, MR’lar çekildi, kulak burun boğaz, tiroidler, kanser taraması vesaire her şey yapıldı ve hiçbirşey bulunamadı  ve bana şu teşhis konuldu “Tükenmişlik Sendromu”. Doktor vücudunuz size ben bu şekilde bir adım daha oteye gidemem diye bas bas bağırıyor bu sese kulak vermelisiniz yaptığınız şey her neyse bundan vazgeçmelisiniz dedi. Ben hem anneydim hem de iş kadını. Anneliğimden vazgeçemeyeceğime göre geriye tek bir seçenek kalıyordu. İşte o zaman reklam ajansını kapatmaya karar verdim. Çocuklarımdan vazgeçemezdim. Ayrıca eşimle birlikte olduğumda gerektiğinde pası ona atıp evimle ve çocuklarımla daha rahat ilgilenebiliyordum. 3 ay evde oturdum. Sonra hazır olduğumu hissettiğimde Workcube’de aktif olarak çalışmaya geri döndüm.

İkinci Küresel Girişimcilik Zirvesi’nde KAGİDER üyesi Özlem Açıkel Turhan’ın Türkiye’nin en hızlı büyüyen ilk 100 şirketi arasında 63.sırada yer aldı.               

Workcube’de pek çok işi devraldım. İşimiz çok ilerledi. Şu an geldiğimiz noktada son yıllarda  dünyada pek çok dev markanın tamamen internet tabanlı ve işletmenin bütün operasyonlarına hitap eden yazılımlar üretmeye başlaması bizim zamanında ne kadar doğru bir karar verdiğimizin en önemli kanıtı oldu.  Rakibimiz herhangi bir Türk yazılımı yok. Yabancı rakipler de ürünlerini çevirmeye çalışıyorlar. Son 3 yıldır işe erken başlamanın semeresini görüyoruz. Her yıl minimum %40-50 büyüme gerçekleştiriyoruz. Bu yıl en hızlı büyüyen ilk 100 Türk şirketi arasında 63. olduk. Şu anda 500’ün üzerinde işletmede ve yaklaşık 10.000 kullanıcı tarafından kullanılan bir ERP markası oldu Workcube.

Yurtdışından ciddi biçimde distirbutorluk talepleri almaya başladık. Sektörde ve payasada çok iyi tanınıyoruz. Ben Workcube A.Ş.’nin şu anda Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak yazılım geliştirim kısmı hariç her kısmını yönetmeye çalışıyorum. Yazılımı yazmaktan hiç anlamam. O muhendislerin işi. Özellikle marketing, iş geliştirme, insan kaynakları, kalite ve süreç yönetimi, proje yönetim kalitemizin artması, kurumsallaşma, yurtdışı ilişkiler benim en çok kafa yorduğum ve yönettiğim alanlar. Workcube ile ilgili hayalim 2-3 yıl içerisinde Workcube’e bir yatırımcı dış sermayeyi çekerek işimizi  dünya ölçeğine taşımak ve global bir marka olmak. Ne para, ne patronluk ne başka bir şey  benim kariyerim için en temel  motivasyonum ve hedefim şu anda bu. Bunu yapabilirsem işte ben o zaman başardım diyebileceğim.

Bu arada Workcube’de bana işlerin buyuk çoğunluğunu devreden ve benim hayatımda gördüğüm en büyük girişimcilerden biri olan eşim 2010 yılında boş durmayıp atık teknolojileri üzerine arge faaliyetleri yaparak yeşil ekonomiye el attı. Şimdi atıktan enerji üreten kendi teknolojimiz ile bu konuda yatırım yapmak isteyen firmalara tesisler satıyoruz. Ben Marmore Mühendislik’in bizzat ortağıyım ama şu ana kadar yönetiminde çok aktif olmadım. Workcube’u dediğim gibi büyütüp profesyonelleştirebilirsem bir sonraki projem sanırım Marmore olacak.

Bu arada satın aldığımız Vezir Danışmanlık şirketi, enerji yatırımı yaptığımız Marmore Enerji şirketlerimizi de bir araya getirdiğimiz Iconomy adında bir şirketler grubumuz var. Onun da başkan yardımcısı olarak şirketlerin yönetim kurullarında yer almaktayım.

Bu arada kişisel olarak bir şeyler yazmaya devam edeceğim. İşim gereği zaten sürekli konumuzla ilgili makaleler yazmaktayım. (şirket web sitemizde ve internette  pek çok makalem  var). Gelecekte bir gün, tam olarak ne gün bilmiyorum mutlaka ama mutlaka bir veya birkaç kitap da yazacağım. Ama önce şu işlerimi halletmeli, hayalini kurduğum üçüncü bebeğimi de belli bir yaşa getirmeliyim.

Kütahya ‘da  Garanti Bankası Kagider Girişimcilik Zirvesinde Sevim Güral’ın evinde

KAGİDER’e 2004 yılında üye oldum. Çünkü ilk ve tek ve çok sevdiğim patronum (Genel Müdür olan) bana 30 lu yaşlarına geldiğinde mutlaka bir derneğe üye ol demişti. Ben de bunu aklımın bir löşesine yazmıştım.  30 yaşıma bastığım günlerde araştırdım ve kendime en uygun dernek olarak KAGİDER’i buldum. Iyi ki de bulmuşum. Kagider’de karşılaştığım dostlarım bana her gün hayata bakış açımı yenileme, kendimi geliştirme, kendimi daha kadın gibi hissetme, kendime daha da güvenme şansı veriyor.

Bu birlikteliğin hiç bitmemesi ümidiyle.

Hikayesi de kendisi gibi uzun arkadaşın

Özlem Açıkel Turhan

Başarılarının hep devamını diliyorum, sevgili Özlem, hikayen hep daha müthiş, şaşırtarak devam etsin.

Reklamlar

8 thoughts on “Çok Genç ,Çok Başarılı

  1. Meral’cim çok naziksin, çok teşekkür ederim. Insan kendi hikayesini boyle üçüncü bir göz gibi okuyunca bir garip hissediyor. Herkes hayatta bir yerlere geliyor ama son görüntü asla geçmişte yaşananları tahmin etmeye imkan veremeyebiliyor. O yuzden senin bu hikayeleri bütün samimiyetiyle ortaya koyman ve blogunda yayınlaman, kadınların ve özellikle gençlerin içinde “Ben de yapabilirim” duygusu olşuturacağı için çok önemli ve gerekli. Benim sıradan hikayemin de burada yer alması beni gururlandırdı. Tekrar teşekkürler.
    Okuyucuya Not: Ben hikayemi doğrudan Meral’e hitaben yazmıştım. O yuzden yazarken imla kurallarına çok fazla dikkat etmedim. Yaptığım yanlışlar için peşinen özürlerimi kabul etmenizi rica ederim.

    • Ben de sizleri tanımış olmaktan çok mutluyum, çok gururluyum.Blogum sizlerle değer kazanıyor,çok samimi paylaşımların için çok teşekkürler,her zaman keyifle, sevgiyle, ailenle mutlu yaşamlar

  2. Ben de Özlem ablayla aynı okulda okumaktan ve onun başarılarından dolayı gurur duydum.Tebrikler, başarılar Özlem abla.(Aslında benden sadece 1 yaş büyük ama yatılı okulda yaşın önemi yoktur, bir üst sınıfta olunca abla demek zorundasın.O yüzden abla dememe kızmazsın umarım:)

  3. Özlemcim
    Seni tandığımı sanıyordum ama hikayeni okuyunca sende keşfedeceğim daha çok nitelikler ve değerler olduğunu gördüm. Umarım tüm hayallerin istediğin şekilde gerçekleşir.
    Sevgiyle öpüyorum canım arkadaşım.
    Aslı

  4. Özlem Hanım merhaba,
    evet, yazınızı bende bir solukta okudum. Sizi tebrik ederim. Girişimcilik insana doğuştan verilen bir özellik olduğuna inanıyorum. Siz de girişimci doğan şanslı insanlardansınız bana göre. Ben de bir girşimciyim. Ama ben anne sorumluluğu yaşıyorken, çocuklarım bana ben çocuklarıma bağımlı iken girşimciliğim beni durdurmadı. En küçük kızım okula başlayana kadar durabildim, kızım okula başlayınca beni dürten girişimci ruhuna engel olamadım. Pişmanmıyım hayır, mutluyum çünkü üreten insan olmak beni mutlu ediyor. Çok zorlanıyorum ama sonuçta yapabiliyorum. Yeni girişimci olduğum için her işimi kendim yapıyorum. Yolun başındayım. Sizin yazınızı nasıl buldum, nerden buldum bilmiyorum, tesadüfen okudum. ‘Vardır bunda bir hayır’ düşüncesine saygı duyan biri olarak ‘vardır bunda bir hayır’ diyorum. İyiki buldum ve okudum. Size teşekkür ederim. Bende varolan, ‘ben yapabilirim ‘ düşüncesini güçlendirdiniz. Size ve ailenize sağlıklı, mutlu, başarılı hayat diliyorum.

    • Şule Hanım ne guzel yazmışsınız. Bize bu fırsatı sunduğu için en buyuk teşekkürü sevgili Meral hakediyor. İnşallah sizin girişimcilik hikayenizi de bir gun bir vesile ile dinleme şansı yakalarız.
      Sevgilerimi gönderiyorum.

  5. sevgili Özlem, benim tatlı belalım:)))
    hikayeni okurken, düşündüm biz kadınların öyküsü ne kadarda birbirine benzer, konu aynı ama farklı renkler.
    öyküne daha nice başarı sayfaları yazmanı dilerim. harikasın
    sevgiler
    miyase

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s