İpek Hanım Çiftliği-Pınar Kaftancıoğlu

2014-09-29
Sevgili Pınar yarışma günü kızı  İpek ve Garanti Bankası Genel Md. Yardımcısı Nafiz Karadere ile ödülünü aldıktan sonra...
İpek Hanım Çiftliğini duyduğum günlerde yazmıştım, yani 2012 Ocak ayında; o günlerden sonra hep de takipçisi oldum. Her hafta bana çok tatlı mailleri gelir,neler yaptı, neler yapıyor, anlatır, sevgili Pınar Kaftancıoğlu. Yarışmaya girdiğini de o maillerden öğrenmiştim. Benim için hep süper girişimci oldu. Çevresi için efsane oldu. İyi ki yarışmaya da katıldı, kendisini tekrar  kutluyorum. Sevgili Pınar o günlerden bu güne işini çok daha büyüttü, çalışanları arttı. Ama o hep aynı kaldı, mütevazi, çalışkan, zor nedir bilmeyen, keyifle neşeyle çalışıp yoluna devam eden. O günlerde yazdığım yazımı tekrar paylaşıyorum. Bu senenin Çevresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi olarak…
Çok keyifli bir girişimcilik öyküsü

Www.ipekhanim.com adresinde herşey çok güzel anlatılmış. Pınar Kaftancıoğlu’nun  şehirden kaçışı, doğa yaşamı, sonra da girişimcilik öyküsü çoğumuzun hayali. O da istemiş ve başarmış. Sevdiği mutlu olduğu yaşamı iş yaşamı haline de getirerek mutluluğunu kat kat artıranlardan. Bize de sipariş vermek kalmış. Her alan çok memnun. Sürekli basında hakkında yazılar, övgüler çıkıyor,herkes fısıltı gazetesi ile birbirlerine anlatıyor, tavsiye ediyor. Hem öyküyü okuyun hem sipariş verebilesiniz diye bende sizlerle paylaştım. Ayşe Arman’da da  çok güzel bir röportajı çıkmıştı. Pınar Kaftancıoğlu, çok özgür ruhlu bir kadın. Aklına koyduğunu gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapıyor, sınır tanımıyor. Neticesi başarı,huzur, mutlu ve arzu ettiği yaşam.

Minik İpek hanım bamyalarla

Webe girerek Pınar Kaftanoğlunun hikayesini okuyabilirsiniz.Pınar hanım Çiftliğinede kızının adını vermiş.

Aşağıda Pınar Kaftanoğlu’nun kendi  ağzından anlatımı var.
Dört sene öncesiydi sanırım. Nazilli’deki su fabrikasının satışından hemen sonraki günlerim… Baştan sona erkeklerin hakim olduğu bir sektörden galip çıkmış genç bir emekli kadın olarak evimde, her köşeye koyduğum divanlara uzanıyordum. Hayattaki yegane uğraşımın tavuklarım, kedilerim ve kızım olduğu günlerden biriydi. O günlerde sağ kolum, şu günlerde ise hem sağ hem sol kolum olan Ganimet Abla, bahçelerimizden biber ve patlıcan koparıp gelmiş, çardağın hemen altında iki tuğla bir de ızgara ile hazırladığı ocağı çalı çırpı ile tutuşturup gelecek misafirler için hazırlık yapmaya başlamıştı. Koca bir tepsi ocak kızartması hazırlandı. İkisi de ODTÜ’de profesör olan Yıldız – Mehmet Ecevit idi misafirlerim. Harikulade bir bahar akşamı hep birlikte oturduk çiftliğin bahçesine kurulan masaya. İpek için alınmış iki inekten sağılan süt ile hazırlanmış yoğurt, taş fırınımdan çıkan bir ekmek, bir de Ganimet Abla’nın hazırladığı Ocak Kızartması ile harika bir yemek yedik. Yıldız Hoca çatalını hangi sebzeye batırsa ”ayy ne lezzetli, ay ne muhteşem” sözleriyle neş’eleniyorduk. :) Uzun uzun büyük şehirlerde dürüst gıda bulma sorunu hakkında konuştuk. 

Çevresinde Fark Yaratan Kadın Girişimci

2014 yılı Türkiye Çevresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi İksir Sema Aydın.

29973_2

Bu sene bu kategoride iki ödül birden verildi, bunlardan biri İksir Sema Aydın oldu. Çevresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi, yarışmanın en güzel, en anlamlı kategorilerinden biri. Çevre insanı çalışma imkanı buluyor, çevrenin güzelliklerine, değerlerine sahip çıkılıyor.İksir Sema Aydın’da çok özel kadınlardan biri, sermaye koyuyor, emeğini koyuyor. Kastomonu’nun Daday ilçesinde bir mucize gerçekleşiyor. Çevre insanları, çalışanlar çok memnun, duyanlar gidenler, çok mutlu, bu çok güzel projeyi weblerindeki tanıtımlarından aldım, paylaşıyorum. tebrikler İksir hanım, ellerinize, gönlünüze, sabrınıza sağlık. Ne kadar değerli bir iş yapmışsınız. En kısa zamanda görmek dileğimle, sevgiler, sevgiler…

 

Daday’da İksir Hanım mucizesi

daday03“Güzellikleri bazen bir tuvale yansıtmak, bazen bir fotoğraf karesinde ölümsüzleştirmek, bazen yürüyerek sakinleşmek, bazen atımızla dört nala dağlar, yaylalar arasında özgürce dolaşmak. Bazen de kayak keyfini sürmek. Böyle doğdu İksir Resort Town Daday Tesisleri” Kastamonu’nun Daday ilçesinde kurulu İksir Resort Town, kurumsal internet sitesinde böyle tanımlıyor kendini.

İksir Sema Aydın, üzerinde harap bir konak ve müştemilatı ile bir samanlık bulunan araziyi ismi gibi sihir kullanarak bir cennete dönüştürmüş. Konak, otantik görünümünü muhafaza ederek, modern bir konaklama tesisi; samanlık, tabaklarında her daim organik ürünler bulunan bir restoran. Müştemilatlar ise, yüzme havuzu, ek konaklama tesisi oluvermiş. Bütün bunlar da İksir Hanım ve eşinin süreç içinde 10 milyon dolarlık birikimlerini buraya aktarmasıyla gerçekleşmiş.

MEYVE SEBZELER ÇİFTLİKTEN, ŞARAP ÇATALCA’DAN

İksir Aydın’ın yarattığı cennette her şey doğal. Restoranda tükettiğiniz tüm sebze ve meyveler az ötedeki çiftlikten; içebileceğiniz en güzel şarap da, İksir Hanım’ın Çatalca’daki bağından geliyor. Üstelik, İksir Hanım o güzel aromalı sıvıyı kendi elleriyle yapıyor.

DADAY R (6)

MUTLAKA ATA BİNİN!

Yolunuz Daday’a düşerse, mutlaka İksir Hanım’ın tesislerine uğrayıp, lezzetli yemeklerin tadına bakmanın ardından atlarla tanışmayı da ihmal etmemelisiniz. Konaklama tesislerinin hemen yanında yer alan harada birbirinden güzel kısraklar barınıyor.  Binicilik Federasyonu ile ortak projeler geliştiriyorlar. Sertifikalı usta binicilerden kısa sürede ata binme eğitimi alabiliyorsunuz. Bunun dışında birkaç gün süren konaklamalı safarilere de katılabilirsiniz. Özetle söylemeliyim ki, hiç ata binmediyseniz ilçenin sakinliğiyle özdeşleşen eğitimli atlarla mutlaka birkaç tur atın! Gerçekten inanılmaz bir deneyim.

daday iksir

DOĞDUĞU YERE VEFA BORCUNU ÖDEMİŞ

Yeşilin her tonunu bulmanın mümkün olduğu Daday’ın havası, İksir Sema Aydın için de sanki zamanı durdurmuş. İki kız annesi, emekli bir matematik öğretmeni olduğunu söylese de, görüntü çok daha genç bir sureti yansıtıyor. Gerisini İksir Hanım’ın sözlerinden dinleyelim:  “Daday doğumluyum. Matematik öğretmenliğinden emekliyim. Uzun yıllar memleket dışında yaşadım. Babam memurdu sonra da kendi işim nedeniyle hep dışardaydık. Doğduğumuz yerle bağlarımız her zaman güçlü kaldı. Eşim yeminli mali müşavir, işleri de İstanbul’da. Daday’a otel projesini ben ve iki kızım şirket kurarak hayata geçirdik. Bölgeye büyük bir katma değer oldu. Biz şöyle düşündük; doğasıyla, tarihi, yerel kültürü, özgün mimarisi, gastronomisiyle bizim doğduğumuz topraklar çok özel bir bölge. Bunlar bozulmadan kalmış ve bunun tanıtılması, paylaşılması herkese fayda sağlar. O düşüncelerle , bölgenin mimari özelliklerine sahip bir konağını aldık. 1926 yılında yapılmış, çift girişli, sofaları, etrafında odaları, ocakları olan bir konak. Konakta 24 oda var. Diğer eklediğimiz bina ile tesisimizin tamamında 60 oda oldu. Samanlığı da yöresel lezzetleri sunduğumuz restorana çevirdik. Burada  yöresel lezzetleri sunuyoruz. Mutfağımızda sebze, meyve, yumurta ne kullanıyorsak kendimiz yetiştiririz. En meşhur yöresel lezzetimiz ise gelincik şurubumuzdur.”

DOLULUK ORANI ARTIYOR, HAVAALANI DOPİNG OLACAK

Yıllık doluluk oranının giderek yükseldiğini ifade eden İksir Aydın, “Yüzde 30’larla başladığımız günleri geride bıraktık. Şu an yüzde 50’lerin biraz üstündeyiz. Bir de havaalanının faaliyete geçmesiyle hem tesisimizin, hem de Kastamonu’nun güzelliklerini  daha çok kişi tanıyacak.  Dünyanın her ülkesinden ziyaretçi alıyoruz, bu sayının havaalanıyla birlikte oldukça artacağını umuyoruz” diye konuştu.

daday08

ÇATAK KANYONU VE SÜRPRİZ FİNAL

Kastamonu’nun şirin ilçesi Daday tam bir doğa müzesi konumunda. İstanbul’dan gelen 15 kişilik gazeteci kafilesiyle Çatak Kanyonu’nu gezmek üzere yola çıktık. Geçtiğimiz günlerde yaşanan fırtına bazı ağaçları devirmiş. Yolun kenarlarında o devrilen ağaçlar dizi dizi yatıyor ama hepsi özenle kesilmiş ve kullanıma hazır.

Ağaçların boyu ve ormanın sıklığı dikkatimizi çekiyor; 40-50 metreye kadar uzayan çamlar görmeniz mümkün. Aman diyoruz içimizden mangalcılar ile kundakçılar bu güzelliklere dokunamasın!

Kafile, rehber eşliğinde yola koyuluyor. Aslında rehbere çok da ihtiyacınız olmadığını fark ediyorsunuz sonradan. Çünkü, daha önce kanyonu keşfe çıkanlar, izlenecek yolu işaretlerle öyle güzel belirlemişler ki, o sık ormanda dahi kaybolmanız zor.

Patikada ilerlerken bazı bitkilerde tabelalar olduğunu görüyoruz. Henüz mantar mevsiminde değiliz ama yolda kuşburnu, kızılcık, ahlat gibi bitkilerle karşılaşıyoruz. Ama en çok, patika kenarında hiç meyve ağacının olmaması dikkatimizi çekiyor. Yaklaşık 3 kilometre yol yürüyoruz veeee yol bitiyor. Gördüğünüz manzara karşısında sanki diliniz tutuluyor. Çünkü, uçsuz bucaksız bir uçurum ve önünüzde küçük bir suyun aktığı manzarayla karşı karşıya kalıyor, ürperti ile şaşkınlık duygusunu bir arada yaşıyorsunuz.

MEDİL MAĞARASI                                                               

Öğleden sonraki durağımız ise Medil Mağarası oluyor. Yine doğa dostlarının işaret ettiği yollardan ve daracık bir patikadan ilerliyorsunuz. Fakat bu kez, sürekli çıktığınız yokuş, sizi nefes nefese bırakıyor. Mağaraya ulaştığımızda, hepimizde acaba yanlış mı geldik havası hakim. Çünkü, bir büyük kayanın dışında pek de bir şey yok. Rehberimiz, küçük bir deliği işaret ederek girişi gösteriyor. Ve uyarıyor, flaşlı çekim, yüksek sesle konuşmak yasak. Çünkü, binlerce yıl bozulmadan kalan bir yere giriyorsunuz ve bu hassasiyet çok da doğal.

İki gruba ayrılıyoruz; ben ilk gruptayım. Daracık bir yerden iyice eğilerek içeri süzülüyoruz. Aman Allahım, sanki birisi buzdolabının kapısını açık bırakmış, siz de içerdesiniz. Soğuk içinize işliyor sanki. Kaygan taşların ve sarkıtların arasından başınızı vurmamaya dikkat ederek ilerliyorsunuz. Artık nispeten geniş bir bölgeye geldik, ayağa kalkabiliyoruz.  Rehberimiz açılan bir çukuru göstererek, ‘Bakın gömü aramışlar’ diyor. Gerçekten epeyce derin bir çukur kazmışlar. Buldular mı, bilinmez ama binlerce yıldır korunan mağaraya zarar verdikleri kesin. Elimizdeki fenerlerin yardımıyla hızlı hızlı resimlerimizi çekiyor ve donmadan kendimizi dışarı atıyoruz.

kasabakoyumahmutbeycamii

MAHMUT BEY CAMİİ

Ertesi gün güzergahımızda Kasaba adlı bir köy var. Bu köyün özelliği 1366 yılında kimliği bilinmeyen bir mimarın ana gövdede tek bir çivi kullanmadan inşa ettiği ahşap bir camiye sahip olması. Girişteki yazıdan okuduğumuza göre caminin kapısı imitasyon. Çünkü, gerçeği Kastamonu Liva Paşa Konağı Etnografya Müzesi’ne taşınmış. Camiyi bize yapıyı korumakla görevli bekçi anlatıyor. Bekçi arkadaş, koruma görevinin yanı sıra, konusuna da oldukça hakim.

Çivi kullanılmadan bindirme tekniğiyle yapılan ve günümüzde de olası bir yangına sebebiyet vermesi için elektrik kullanılmayan Mahmut Bey Camii, başta Japonlar olmak üzere dünyanın birçok ülkesinden turistlerin ilgisini çekiyor. İçerde geniş gövdeli ağaçlar görüyoruz. Cami kubbesini bu ağaçlar tutuyor. Her ne kadar adı cami olsa da, kilise mimarisi dikkatimizi çekiyor. Demek ki, o yıllarda ister istemez etki altında kalmış mimar. Hiç çivi kullanılmadığı doğru değil. Çünkü, Minber, merdivenler ve diğer bağlantıların başka türlü tutturulması çivi olmazsa oldukça zor.

Dikkatimizi çeken en önemli noktalardan biri de, 14. Yüzyılda inşa edilmesine karşın, olası bir depremin rezonanslarının hesaplandığı bir teknolojiyle yapılması oldu. Binanın nirengi noktasına dönebilen iki demir boru konulmuş. Salınım nereden gelirse, yük diğer bölgeye aktarılıyor. Böylece bina dengesini muhafaza edebiliyor.

Selçuk ONUR – LOJİPORT/KASTAMONU-DADAY

İdemama İle Tanışın…

Türkiye’nin  2014 yılı Kadın Girişimcisi Yarışmasında Gelecek Vaat eden kategorisinde  bu yıl iki firma  ve bu iki firmanın  sahibi üç özel girişimci kadın kazandı. idemamaİdemama işte o firmalardan biri.Kurucuları da Rahşan Tan ve Leslie Kandiyoti Mori. Rahşan ile yaklaşık dört sene önce EWMD çalışmalarında beraber olmuştuk. EWMD Türkiye’nin  logo ve kurumsal kimliklerini Rahşan yapmıştı. Çok çalışkan, yapıcı, pozitif, eğlenceli, ve o dönemde yeni çalışmalar, başlangıçlar  içinde olan bir reklamcıydı. Yarışma gecesi kazananlar arasında kendisini görünce çok sevindim, sonra İdemama fikrini önce onlar anlattılar, dinledim. Sonra ben de araştırınca ne kadar basit, aynı zamanda çok  faydalı bir proje ve iş olduğunu daha iyi anladım. Hem kobiler için hem tasarımcılar için. Mutlaka tanışıp deneyin,sitesine girdiğiniz zaman da çok beğeneceksiniz, yarışmalar, talepler, teklifler…Sanki oyun siteleri gibi.. eğlenceli, keyifli…idemama.com

Idemama Nedir?

idemama.com bir tasarım hareketidir. İyi tasarımı, markalaşmayı, iletişimi sadece büyük markalara ozgu bir lüks olmaktan cikarip kucuk ve orta olcekli markalara, hatta baslangic asamasindakilere bile esit sartlarda sunmayi hedefler. Amacimiz hem iyi tasarimi pahali ve lüks olarak algılayan, bu nedenle de iletişim kurmakta zorlanan markalara bu goruslerini sonsuza kadar degistirecek bir platform sunmak hem de Turk tasarimcilari destekleyerek seslerini daha uzaklara ve daha genis kitlelere duyurmak.

Sistemin markalara getirdigi cesitli avantajlar var. Her seyden once logo, isim, brosur, fuar standi, internet banner’i vs. gibi onlarca tasarim ihtiyaci icin Turkiye’nin onde gelen profesyonellerinden hizmet alacaksiniz. Hizmet almak istediginiz isin fiyatini kendi butcenize gore belirleyeceksiniz. Bir tane, iki tane degil onlarca alternatif icinden kendi begeninize uygun olanini sececeksiniz. Zamanlamanızı kendiniz belirleyeceksiniz. Hizli, ucuz, bol alternatifli ve sizi rakiplerinizden ayristiracak nitelikte calismalar ile ihtiyaclarinizi karsilayacaksiniz. Markaniz icin onlarca yaratici beyin dusunecek siz sadece tek kaynaktan yani idemama.com’dan tum bu beyin gucunu markaniza yonlendirebileceksiniz. Markaniz icin yepyeni kapilar acilacak, yepyeni bir enerji kaynaginiz olacak.

Yaratici beyinler icin de ruyalarindaki calisma ortamini olusturmaya calistik. Onlarca projenin icinden istediginiz isi ve markayi secme sansiniz olacak, ustelik istediginiz yerden, istediginiz zaman, istediginiz sekilde calisabileceksiniz. Ic camasiriyla ya da çamaşırsız, tuvalette ya da bir cafe’de olmaniz hic fark etmeyecek sadece yuklediginiz calismanin orjinalliginden sorumlu olacaksiniz. Calistiginiz marka ile yuz yuze gelmeyecek, uzun ve sıkıcı toplantilar yapmak zorunda kalmayacaksiniz. Ne kadar cok proje icin is uretirseniz o kadar cok para kazanma sansiniz olacak.

Idemama.com hem yaratici beyinler icin hem de markalar icin ozgur ve kazancli bir kapi araliyor.

kobi-lerin-markalasmada-en-buyuk-destegi-6184175_8755_o

İdemama kurucusu Rahşan Tan ve Leslie Kandiyotu anlatıyor;

Biz, idemama’nın mamaları, yıllarca Türkiye’nin önde gelen reklam ajanslarında çalıştık. Bir çok yerel ve uluslararası büyük markaya hizmet verdik, onların sektörlerinde farklılaşabilmeleri, rakipleri arasından sıyrılabilmeleri için iletişimin gücünü kullandık. Ve fark ettik ki iyi iletişim, yani “iyi tasarım” temellerine oturtulmuş, markanın ihtiyaçları, amaçları, hedef kitlesi, sektörün gereklilikleri ve konvansiyonları göze alınarak yapılan iletişim sadece bu büyük markaların sahip olduğu bir lüks olmamalı.

Biz diyoruz ki, “iyi tasarım herkesin hakkı”.

Her marka Türkiye’nin önde gelen ajansları ile çalışma ayrıcalığına sahip değil, ancak kendi segmentinde tanınmak, rakiplerinden ayrışmak, fark yaratmak ve iş hacmini büyütmek zorunda. İşte biz de tam bu noktada işi markalar ve ürünler için düşünmek ve üretmek olan profesyonel tasarımcılarla yeni ve taze fikirlere ihtiyaci olan markaları biraraya getirecek bir platform oluşturduk. Özgün fikirler için, özgür bir platform…

İyi tasarıma verdiğimiz önem aynı zamanda iyi tasarımcıya verdiğimiz değerden kaynaklanıyor. İyi tasarımcıların, tasarım profesyonellerinin emeklerine, eğitimine, yaratıcılığına ve meslekleriyle olan tutkulu ilişkilerine saygı duyuyoruz. Onların haklarının korunduğu, özgürce çalışabilecekleri bir platformda onların emeklerine en az bizim kadar saygı duyacak markalarla onları buluşturuyoruz.

Markaların tasarım ihtiyaçları çok farklı yönlerde olabilir. Broşürden radyo spotuna, kartvizitten logoya, fuar standından, web sayfası tasarımına kadar çok geniş yelpazeli bir proje listesi ve bu ihtiyaclara cevap verebilecek farklilikta tasarimci ağı oluşturduk. Projelerin fiyatını ve zamanlamasını belirlemeyi markalara bıraktık. Yeterli alternatif sayısına ulaşılmadığı durumda paralarını geri isteme veya proje süresini uzatma konularında da onlara seçim hakkı tanıdık.

Tüm yenilikçi markaların seçme ozgürlüğü, bütçe özgürlüğü,fikir özgürlüğü, zaman ve mekan özgürlüğü, tüm tasarım profesyonellerinin de hayallerindeki çalışma ortamı için idemama.com ‘u yarattık.

İdemama’nın çok güzel, üstelik dinamik ve eğlenceli bir sitesi var, çok faydalı da bir blogu var.Ben girdim içinde kayboldum. Kullanmak da çok istiyorum.

Julie&Julia ile Yemek’te…

Dün akşam; harika bir film seyrettim, hem de bir yandan balıklarımı hazırladım ve fırında pişirdim, salatamı özenerek yaptım,ve bu güzel yemek eşliğinde de Merly Streep’in  filmini seyrettim. Benim için mükemmeldi.Nasıl atlamışım bu çok güzel filmi bayıldım.D-Smart kanallarından birinde  oynadığını görünce hemen takıldım.Ve güzel sofralara, sevgi dolu mutfaklara, dostlarla kutlanan yemekli davetlere daldım. Hem de çok sevdiğim oyuncularla birlikte; Julie ve Julia’nın yaşanmış gerçek hikayesi içinde…

Meryl Streep as "Julia Child" in Columbia Pictures' JULIE & JULIA.

İki gerçek hikayeden yola çıkan film, farklı zaman dilimlerinde yaşayan ve kendi zaman dilimlerinde benzer mücadeler vermiş olan iki kadının hikayesini merkez alıyor. Zaman ve mekan olarak ayrı olsalarda hayatları iç içe geçen bu iki kadın, bizlere tutku ve cesaretle herşeyin başarılabileceğini gösteriyor. Başrollerinde sinemanın yaşayan efsanelerinden Meryl Streep ve başarılı oyuncu Amy Adams’ın yer aldığı filmde komedi, dram, romantizm gibi farklı türler bir arada kullanılmış…

Nora Ephron yönetmenliğinde; 2009 yılında çekilmiş filmde ,diğer rollerde, Stanley Tucci ve Jane Lynch oynuyor.

Julie-Julia

Hikaye gerçek olunca ben de hemen araştırıp daha fazla öğrenip keşfetmek istedim, o zaman da gerçek Julie’yi ve Julia’yı tanıdım, onları tanırken de yine çok başarılı güzel blogların içinde kayboldum. Hem de  yemek , seyahat bir arada, sadece güzel değil, sağlıklı az kalorili  yemekler anlatan  blogların içinde, filmi seyrederken de   sonrası da çok keyifli idi, paylaşıyorum, sevgilerle, güzel sofralarla, iyi hafta sonları diliyorum.

Önce Hafif Tarif blogundaki yazıyı aşağıda paylaştım. Cafefernando da çıkan hem içinde filmi konusu yemeklerden biri olan tarifin linkini koydum, okursanız seveceğinize eminim.

Hafif Tarif > Filmler > Julie & Julia

Julie & Julia

20.Kasım.2009, GIA

Julie & Julia, başrollerinde Meryl Streep ve Amy Adams olan sıcacık bir film. Konu itibariyle, beni ve diğer yemek blogu arkadaşlarımı çok çok yakından ilgilendiriyor. Filmde Meryl Streep’in canlandırdığı,Julia Child karakteri gerçekten de bir yemek kitabı olan ve televizyonlarda yemek programları yapmış bir yemek yazarı. Kendisi 1912-2004 yılları arasında yaşamış ve 60lı,70li yıllarda Amerikalılar’a Fransız mutfağını tanıtmış. Yaptığı yemek programları gerçekten çok tutmuş ve beğenilmiş. Öyle ki 1963’te Emmy ödülü kazanmış. Birçok kitabı ve yemek eğitim kaseti var.

Julia Child, kocasının işi dolayısıyla gittiği Paris’te, Cordon Bleu adlı ünlü yemek okulunda eğitim almış. Sonra iki arkadaşıyla beraber, bir yemek kitabı macerasına atılmışlar. 1961’de kitapları basılmış. Kitap, bugün bile Amazon’da en çok satılan kitaplar listesinde 60. sırada. Bunların hepsi filmde yer buluyor. (Julia Child’ın daha ayrıntılı hayat hikayesini okumak isterseniz, buradan buyurun. Mesela boyunun 1.88 olduğunu bile öğrenebilirsiniz!)

julie_julia04

Julie ise, New York’ta yaşayan, kocasını seven ama işinden baymış bir kadın. Ayrıca iyi de yemek yapıyor, meraklı yani. Hayatında bir renk olsun diye, blog yazma fikrini çok beğeniyor; tabii konusu da yemek oluyor. Julie, Julia’nın çok sıkı bir hayranı. “Mastering the Art of French Cooking” kitabındaki toplam 524 yemek tarifini, tam 1 senede yapmayı hedefliyor. İşte bundan sonrası çok zevkli. Son derece iştah açıcı ve yemek yapma istediği uyandıran bir film. Ayrıca kızın bir blog yazarı olarak yaşadığı duyguları, eminim blog yazarı arkadaşlarım da tanıdık bulacaklardır:)

Bu arada, Julie Powell da gerçek hayattan bir kahraman. 1973 doğumlu Julie de iki tane yemek kitabı çıkarmış.

Julie_and_julia

Julia Child, filmde  çok abartılı bir tip olarak karşımıza çıkıyor; ama şöyle bir incelediğimde gerçek Julia Child’ın konuşma ve davranış tarzının aynen bu şekilde olduğunu gördüm. Abartılı rollerden çok hoşlanan benim için, Meryl Streep’in harika oyunculuğuyla birleşen Julia karakteri son derece eğlenceliydi.

Bu siteden biraz hoşlanan herkesin seyretmesini şiddetle tavsiye ediyorum. İşte gerçek Julia Child:

gercek julia child

Ve işte gerçek Julie Powell:

julie powell

2014 Türkiye’nin Kadın Girişimcileri

Bir Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması daha neticelendi.Sekizinci kez, yarışmanın neticelerinin belirleneceği geceye katıldığımda yine her sefer ki gibi çok heyacanlıydım. Katılanlar arasında her zamankinden daha çok;  iyi tanıdığım, arkadaşlarım, dostlarım,ve de çok sevdiğim  pırıl pırıl genç girişimciler vardı. Onların heyecanını ben de onlar gibi hissettim, diyorum, ama tabii onların ki çok daha yoğun duygular, heyecanlar içinde olduğu kesin.

10653857_10152948509494311_6341577360840557061_n

Ödül gecesine katılanlar içinde;  benim gibi heyecanla bekleyen Kagiderli arkadaşlarım, önümüzdeki senelerde girmeyi hedefleyenler, bu sene girip ama kazanana kadar girmeye devam edeceklerini söyleyenler, henüz girişimci olmamış ama girişimci olup bu yarışmayı da şimdiden hedef koyanlar, yarışmaya katılıp neticesini bekleyenler ve onların yakınları vardı. Herkesin birbirinden farklı yoğun heyecan içinde olduğu dün gece neticeler açıklandı. 17 firma finale kalmıştı, ve 6 firma ödül aldı.Kazananların hepsi birbirinden değerli iş fikirlerini,  çalışmalarını,  bizlerle paylaştılar.Dört firmayı temsil eden kadınları tanıyordum, girişimcilik hikayelerini ve çalışmalarını çok iyi biliyordum.Onlara çok çok sevindim, ilk kez tanıdığım ve hikayelerini de dün öğrendiğim iki kadına da, çalışmalarına, işlerine duydukları aşka da hayran oldum. Ne mutlu sizlere…  Sizden sonrakilere, bütün girişimci kadınlara harika örnek oldunuz, defalarca kutluyorum.Çok gurur verdiniz, mutluluk kattınız, sevgiler..

10702055_10152948503559311_8892205066237357427_n

 

  1. Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması Ödülleri Sahiplerini Buldu
    26.09.2014 13:27:05

KAGİDER, Garanti Bankası ve Ekonomist Dergisi işbirliği ile 2007 yılında hayata geçirilen Türkiye’nin Kadın Girişimci Yarışması 25 Eylül günü Conrad İstanbul Otel’de 8. kez gerçekleştirildi.

Birbirinden başarılı kadın girişimcileri buluşturan ödül töreninde dört kategoriden altı birinci seçildi. Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Nafiz Karadere, KAGİDER Başkanı Gülden Türktan ve Ekonomist dergisi Yayın Direktörü Rauf Ateş’in açılış konuşmalarının ardından kadın girişimciler ödüllerini aldılar.

Türkiye’deki kadın ve erkek işgücü oranlarına konuşmasında yer veren Karadere kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğe değindi ve “biz Garanti olarak, toplumu oluşturan iki yarımın ancak el ele verip yürüdüğünde bir tam edeceğine, eşitsizliği yok ederek “gerçekten” gelişebileceğine inandık ve bu yola baş koyduk. Bu çabayla hayata geçirdiğimiz yarışmada, bu yıl da inanılmaz başarı hikayeleriyle karşılaştık. Tüm katılımcılara gösterdikleri cesaret nedeniyle sonsuz teşekkürler” dedi.

Türktan konuşmasında kadın girişimciliğinin önemine vurgu yaparak “kadının “ben başardım” demesi bizler için çok anlamlı. Girişimcilikte kadın sayısının artması için çalışan bir sivil toplum kuruluşu olarak, kadının enerjisine inanıyor ve güç birliği içinde hareket ettiğimizde aşılamayacak engel yok diyoruz” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Konuşmasında dünyadan ve Türkiye’den istatistikler paylaşan Ateş Türkiye’de kadın girişimci oranının yüzde 7,5 olduğunu belirtti. Ateş konuşmasına “Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması ve benzer başka girişimlerle, bu oranı birkaç yıl içinde yüzde 10’un üzerine taşımamız gerekiyor” diyerek devam etti.

KAGİDER ailesi olarak birinci seçilen tüm kadın girişimcileri ve finalistleri tebrik ederiz ve başarılarının daim olmasını temenni ederiz.

İşte 2014’ün birincileri:

Türkiye’nin Kadın Girişimcisi: Göknur Atalay

Türkiye’nin Kadın Sosyal Girişimcisi: Bedriye Hülya

Türkiye’nin Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi: İksir Sema Aydın ile Pınar Kaftancıoğlu

Türkiye’nin Gelecek Vaat Eden Kadın Girişimcisi: Başak Taşpınar Değim ile Rahşan Tan ve Leslie Kandiyoti Mori

Tutkuyla Okuduklarım;…Zeynep Oral

Ben biraz gazete, dergi bağımlısıyım. Hayatımda hep tutkuyla izlediğim, dergiler, köşe yazarları,  var. Bunlar ekonomi, seyahat, sanat, hayata dair yazılar yazan değişik yazarlar; bana  düşündürdükleri,  merak ettirdikleri, etkileri çok olan güzel insanlar; artık onları sırayla sizlere de anlatmalıyım. 5030-4-8-833a2Mutlaka sizler de tanıyorsunuz, belki takip de ediyorsunuz, ama ben yine de gönlümdekileri yazmak istiyorum.Bir zamanlar, yani yayınlanmaya başladığı 1972′ den itibaren, Milliyet Sanat Dergisi tutkunuydum ve sabırsızlıkla her ay dergiyi ve derginin yayın yönetmeni, kurucusu, Zeynep Oral‘ın yazılarını beklerdim, çok keyifle defalarca okurdum.Benim gençliğimin olmazsa olmazıydı, dünya penceremdi. Hayallerim, umutlarım, hedeflerim, tutkularım hep o günlerde gelişti.  Yıllarca dergilerimi taşıdım, sakladım. Sonra Zeynep Oral’ın kitaplarını da çok severek okudum. Tutkunun Romanı – Leyla Gencer , Esintiler, Uzakdoğu’m çok severek okuduğum romanlarından …Leyla Gencer’i çok beğendiğim, hayran olduğum sanatçıyı Zeynep Oral’dan okumak keyiflerin en güzeli oldu.Uzakdoğu’m da herkese tavsiye ettiğim, harika bir gezi ve serüven kitabı. Uzakdoğuyu Zeynep Oral’la keşfetmek müthiş, çok farklı, çok ilginç anılar, dolu. phpThumb_generated_thumbnail (1)Zeynep Oral’ın sanat olaylarına ilgisi, tiyatro aşkı,seyahat tutkusu,kadın  özgürlüğü için çabaları, ülkesine sosyal katkıları, çok zarif bir kadın, anne eş oluşu çok beğendiğim, yazıları, kitapları, sanat, kültür, tiyatro bilgisi, anıları, seyahatleri, röpörtajları, sanat eleştirileri, benim ona hayranlığımı hep artıran nedenler.Kitaplarını zaman zaman tekrar çıkarır, bazı bölümlerini yeniden okurum. phpThumb_generated_thumbnailSeneler önce, Ulus’daki evimizde otururken, elimde çantam ve Zeynep Oral’ın Uzakdoğum kitabı ile daire kapımı kapayıp, dışarı çıkmaya çalıştığım anda, karşı komşum ile karşılaştım.Çok sevdiğimiz Fransız anne, minik ikiz kızlar ve mimar babanın oturduğu karşı dairemizde; baba, kızlarını tutmaya çalışırken elimdeki kitabı görmüş,”aaa annemin kitabını almışsınız ” dedi. O an da aklıma ilk gelen bu benim kitabım ama; demek oldu. Sonra anladık ki Zeynep Oral benim çok tatlı komşularım ikizlerin babaannesi, mimar komşumuzun da annesi  imiş. Senelerce sıkı takipçisi olduğum, sadece , bazen sanat galerilerin de rastlaşıp merhabalaştığım sevgili Zeynep Oral bana bir o kadar yakınmış, malesef apartmanlarda insanlar birbirlerini bu kadar az tanıyorlar, işte. Sonraki günlerde bir kere apartmanda karşılaştık, konuştuk ama kısa süre sonra biz de taşınınca o şansımı da kaybettim. Şimdilerde  Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından takip ediyorum. indir (1)Ama henüz okumadıysanız  mutlaka bir ucundan yakalayın, okuyun takip edin derim.Ben de henüz okuyamadığım, Meslek Yarası‘nı ve O güzel İnsanlar kitabını mutlaka  okunacaklar listeme koydum.Hemen alıp okumak istiyorum.Size veda etmeden, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın  sevgili Zeynep Oral’ı çok güzel anlattığı “Sarı Ağıt”  şiirinin de içinde bulunduğu   bir röpörtajı da aşağıya ekledim. Sevgiler, sevgiler…

http://www.zeyneporal.com/kitaplar/kitaplar.htm

284757

Zeynep Oral’la yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) için üretilen “Buluşma” dergisinin 7. sayısında (Ocak 2011) yer aldı. Tülay Güngen tarafından gerçekleştirilen söyleşinin fotoğraflarını Cihan Aldık çekti. Sayfa tasarımı ve uygulaması Erdem Özkan tarafından yapıldı.

Zeynep Oral: Çok derin bir uzunluktur o

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Zeynep Oral (ACI ’64) için yazdığı ‘Sarı Ağıt’ şiirinde onu “Çok derin bir uzunluk” diyerek tanımlıyor. Zeynep Oral, yazdıklarıyla hepimize farklı bir derinlik katıyor.

Fazıl Hüsnü, ‘Sarı Ağıt’ın bir bölümünde Zeynep Oral’ı şu dizelerle tanımlıyor: “Uzakdoğu onun / Paris tiyatroları onun / Venedik’teki sandallar onun / Almanya’da / Rusya’da / En güzel filmler onun / Sanat uzun yaşamak kısa derler ya / Hepsinin ötesindeki yazılar onun / Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun / …” Zeynep Oral’la İzmir Amerikan Kız Koleji günlerinden Milliyet Sanat’a, Mrs. Blake’den Leyla Gencer’e, yazdığı kitaplardan gelecekteki projelerine kadar birçok şeyi konuştuk:

İzmir Amerikan Kız Koleji, size neler kattı, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

Toplumsal sorumluluk duygumun bu denli bilinmesinin en önemli nedenlerinden biri sanıyorum ki İzmir Amerikan Kız Koleji’nde okumuş olmamdır. Okulu bitirinceye kadar birçok toplumsal etkinliğe katıldık. Örneğin sağır dilsiz okulunda resim, cimnastik derslerine girip engelli çocukların yaşamına renk katmaya çalışırdık. Gecekondu bölgelerinde çöp toplamaya ve darülacezedeki yaşlılarla vakit geçirmeye kadar birçok toplumsal sorumluluk faaliyetinin içinde oldum. Bu tür duyarlılıkların gelişmesinde okulun payı çok yüksektir. Burada  dostluğu, arkadaşlığı, insan olmayı öğrendik. Bunda Mrs. Blake’in büyük emek ve katkısı vardır. Hiç unutmuyorum: Bir keresinde sınıf yüzüğü istiyorduk. Çok konuşkan biri olduğum için sözcülük görevi bana düştü. Mrs. Blake “Niye sınıf yüzüğü istiyorsunuz?” dedi. Ben de “Bütün sınıfların var, bizde neden olmasın?” dedim. O da bana “Bir şey başkasında var diye istenmez” dedi. Bu, bana hiç unutamayacağım bir hayat dersi oldu. Okulumuz, bu ülkenin her köşesini görme ve tanıma zorunluluğu ve sorumluluğunu da aşıladı bize. Daha ortaokuldayken Ankara, Antalya, Diyarbakır, Mardin gibi birçok şehre gittik. Yurdumuzu ve yurdumuzun gerçeklerini o yaşlarda tanımaya başladık. Okul yılları dendiğinde derslere ilişkin bilgilerin gelip geçtiğini ama hayata ilişkin verilen bilgilerinse kalıcı olduğunu görüyorum. Örneğin tarih öğretmenimiz Kemal Bey (Şeker Kemal) Karlofça Antlaşması’nın tarihini unutmamızda hiçbir sakınca olmadığını ama annelik üzerine okulda öğrendiğimiz bilgilerin kalıcı olması gerektiğini söylerdi. Bir de çok korku duyduğumuz biyoloji öğretmenimiz Samiye Hanım ve tarih öğretmenimiz Fikret Hanım vardı. Ben onlar sayesinde korku duyduğum hiçbir şeye saygı duymamayı öğrendim. Saygı duymak için sevginin gerekli olduğunu da yine o yıllarda öğrendim. Okul yılları deyince derslerden çok drama kulübü, tiyatro kulübü, okul temsilleri, gazete kulübü, okul gazetesi çıkartmak, edebiyat kulübü, modern dans kulübü, müzik kulübü, voleybol-basket takımı, atletizm yarışmaları, kahramanlık günleri geliyor aklıma. Onlar hayatımın en unutulmaz anlarıdır. Tiyatro kulübünde sürekli sahneye çıkardım ve bizim ayarımızda İngilizce konuşan okul olmadığı ve uzun boylu olduğumiçin hep erkek rollerini ben oynardım, çok keyifliydi.

Kolej sonrası Fransa’ya gittiniz. Biraz da o yıllardan söz eder misiniz?

ACI’dan sonra Paris’te Yüksek Gazetecilik Okulu’nu bitirdim ve aynı zamanda Sorbonne’da Tiyatro Araştırmaları Bölümü’ne devam ettim. Her iki okulda da çok değerli hocalar vardı ve bana büyük katkıları oldu. Yedi-sekiz yıldır Paris’te olup da tek kelime Fransızca konuşamayan Türk öğrencileri görünce çok şaşırdım. O yüzden kendimi Fransızca öğrenmeye ve okuldaki derslere verdim. Okuldaki sınıf arkadaşlarım çok donanımlıydı ve benden kat kat daha iyi eğitim almışlardı. Müthiş bir komplekse kapıldım ve onlara yetişebilmek için sadece okudum ve çalıştım. Oysa hayattan çok keyif alan, dans etmesini seven bir insanım. Ama Paris’te geçirdiğim üç yıl boyunca ne bir diskoya ne de bir gece kulübüne gittim. En büyük eğlencem konferans, konser, tiyatro, sinemaydı. O yıllarda Paris, 68’e hazırlanıyordu. Paris’teki bu politik iklim de beni çok etkiledi. Özgürlük, eşitlik ve dayanışma, vazgeçemediğim ilkeler oldu…

Yazmaya ne zaman başladınız?

Paris’te başladım. Paris kahvelerinde vakit geçirmeyip sürekli ders çalıştığımdan dolayı çok yalnızdım. O yüzden yazmaya başladım. Kendimi, yazarak daha iyi ifade edebildiğimi böylelikle keşfettim.

Kadınların bağımsızlığına özel bir önem veriyorsunuz. Ülkemizdeki kadın hareketinin de önemli isimlerinden birisiniz. Bu duyarlılık ne zaman ve nasıl oluştu?

Bu duyarlılık çok genç yaşlarda oluştu. Birbirine deli gibi aşık annem ve babam vardı. Gelin görün ki, babam işe giderken, annem onu geçirirken “Semih, eve para bırakır mısın?” derdi ve ben çocuk halimle buna bozulurdum. Ortada bir haksızlık vardı. Kararımı o zaman verdim. Ben kimseden para istemeyecek, kendim para kazanacaktım…. Babamı 17 yaşındayken kaybettim. Annem, hem annem hem babam hem de hayattaki en yakın arkadaşımdı. Milliyet’ten kovulma sürecinin hemen ardından annemi kaybettim. Bazen “Acaba benim üzüntüm mü onu bu kadar çok üzdü de hastalandı?” derim.

Sizce Türkiye’nin kültür–sanat alanında dünyadaki yeri nedir?

Türkiye’nin dünyada sinemadan müziğe, tiyatrodan modern dansa, plastik sanatlara kadar birçok alanda önemli yeri var. Bence bu durumun en farkında olmayan ülke ise Türkiye. Bugün Almanya’da Fazıl Say’a ilişkin Türkiye’den çok daha fazla yayın yapılıyor. Aynı şey Orhan Pamuk ve diğer birçok sanatçımız için de geçerli.

Peki, ülkemizin bu değerlerine neden bu kadar uzak duruyor, onları yeteri kadar sahiplenemiyoruz?

Ben medyamızın bu konuda görevini yeteri kadar yaptığına ve sorumluluklarını yerine getirdiğine inanmıyorum. Sanat eleştirisi bence çok yetersiz. Popüler ve magazinsel sanat olayları ön plana çıkartılıyor. Daha doğrusu ucuz, kolay ve yoz olan yüceltiliyor. Her olay sansasyon ve magazin haberlerine alet ediliyor… Ancak sanatçılar dünyasında da yanlışlar yok değil! Birçok sanatçı, şan-şöhret uğruna gereksiz medyatik ilişkilere giriyor; yaptıkları işten ve ürettiklerinden çok kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Birçok sanatçı, kültür-sanat yayınlarını kendileriyle ilgili bir haber ya da yazı çıktıysa takip ediyor. Her şey reyting uğruna yapılır oldu!

Bu magazin ortamından kurtulmanın ve gerçek değerlerimizi tanımanın bir yolu yok mu?

Elbette var. Özellikle internet siteleri bu anlamda çok değerli. İnternet ciddi bir olanak. Birçok internet sitesinde gerçek sanatçı ve sanatseverler, klasik müzikten plastik sanatlara birçok alanda çok düzeyli paylaşımlarda bulunuyor, tartışmalar yapıyorlar. Buralardaki tartışmalar, gazetelerde okuduklarımızdan çok daha değerli ve verimli. Bu alandaki kaliteyi daha da artırabilmek için sanatçıların ve kurumların sağlam bir duruşu olmalı: “Benden söz edilsin de nasıl olursa olsun anlayışı”na artık son verilmeli. Türkiye’de kimse kimseye hak ettiği değeri vermiyor. Ben Leyla Gencer’in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu Türkiye’deyken değil Paris’teyken öğrendim. Türkiye’de başarılı bir insanı ve yaratıcılığı yok etmek için her şey yapılıyor.

Nasıl bu döngüden çıkacağız?

Bu döngüden çıkmak için ciddi kültür politikaları ve eğitim gerekli. Maalesef bizde ikisi de yok. İstanbul kültür başkenti ama opera ve bale sergileyebilecek bir mekanı bile yok. Bence bu durum biraz da iktidarlardan kaynaklanıyor. Onların böyle bir gereksinimi yok.

Çok uzun süre Milliyet Sanat gibi hepimizi büyüten, besleyen bir kurumun başındaydınız. Yeniden öyle bir şey yapacak olsanız nasıl yaparsınız?

Milliyet Sanat, çok yaygın ve derinliği olan bir dergiydi. Bugün belki daha az yaygın ama çok daha fazla derinliği olan bir yayın daha etkili olur sanırım. Milliyet Sanat’ın ilgi alanı çok genişti ve yenilikçiydi. Unutmuyorum ilk sibernetikten söz ettiğimiz vakit Kars’tan “Sibernetik üzerine daha çok yazı yazın” diye mektup almıştık. Yurdun her köşesinden mektuplar geliyordu… Bugün ben nereye gidersem “Ben şu kasabada şu köyde öğretmendim. Gençleri sizin dergilerinizle yetiştirdik, sizin derginizle büyüdük” lafını duyarım hâlâ. Sanat ve kültür, insana yapılan yatırımdır. Bugün makinelere yatırım yapılıyor; insan, o kadar önemsenmiyor. Bu zihniyet, “köşeyi dönme” zihniyetidir. Böyle giderse yakın bir süre sonra demokrasiye de gerek olmadığı söylenebilir. Ama ben yine de çok umutluyum. Kendi yaşıtlarımla görüştüğümde çoğu zaman “eyvah” diyorum ama gençlerle görüştüğümde içim umut doluyor. Bireysel özellikleri gelişkin ama asla bencil olmayan toplumsal duyarlılığı yüksek gençler yetişiyor. Gençlerimizden yana çok umutluyum.

Çok değişik tarzlarda ve çok değişik konularda ürünler veriyorsunuz. Konu ve tarz seçimini neye göre yapıyorsunuz. Yazdıklarınızı daha sonra okuduğunuzda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımı eksik ve yetersiz görüyorum. Her seferinde “Hay Allah! Bunu daha iyi   yazabilirdim” diyorum. Türler arasında da belli bir seçimim yok. İçimde duymadan, yüreğimde hissetmeden hiçbir şey yazamıyorum. Konu, beni adeta midemden kavrıyor ve kendini yazdırıyor. “Şimdi ne yazayım?” diye hiçbir zaman oturmadım masanın başına. Konu, karşıma geldiğinde ve beni kavradığında yazmak zorunda kalıyorum: “Yazmazsam öleceğim” duygusunu yaşıyorum. Mesela Leyla Gencer’in hayatı ve Reha İsvan’ın hapishane anıları beni çok etkiledi. Bunlardan herkesin haberdar olabilmesi için oturup yazdım. Her şeyi ben yazmak istemiyorum, ama yazılmadığını görünce de o işi kendime görev ediniyor ve yazıyorum. Kadın Olmak kitabında tam da bunu yaşadım: Kadın konusunda dünyada neler olduğuna dair birçok bilgi, belge ve iki bavul malzemeyle Türkiye’ye döndüğümde Tüm bu malzemeleri birilerine vermeyi ve onların böylesi bir kitap ortaya çıkarmalarını çok istedim. Ama olmadı, oturup kendim yazdım. Tiyatro eleştirilerimi de çok önemsiyorum. Çünkü tiyatro eleştiriyle gelişen bir sanat.

Yeni projeleriniz neler?

Cumhuriyet Yayınları’ndan O Güzel İnsanlar adlı son kitabımı okurlar çok sevdi. O kitapta bu ülkede yaşamış ve benim yakın dostlarım olan sonsuz sevgi ve saygı duyduğum 30 insanı anlatıyordum. Şimdi onun devamını yazıyorum. Anlatmak istediğim birçok “güzel insan” daha var. Onları başka bir kitapta bir araya getirmeyi düşünüyorum. Diğeriyse torunlarıma bırakmak istediğim bir kültür kitabı. “Bu ülke benim” diyebilmeleri, bu ülkeye karşı sorumluluk duyabilmeleri için bu ülkenin kültürünü A’dan Z’ye çok iyi bilmeleri gerekir. İşte onlara böyle bir kitap hazırlamaya çalışıyorum.

Fazıl Hüsnü’den Zeynep Oral’a

Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Ben ölünce Zeynep Oral benim için çok güzel bir şey yazar. Ben onun ölümünü göremem, en iyisi ben şimdiden yazayım” diyerek Zeynep Oral için ‘Sarı Ağıt’ı yazmış:

 Sarı Ağıt

Çok büyük bir kuş vardır

Uçar yeryüzü ile güneş arasında

Çok büyük sarıdır o

Sarı bir evren yaratır o

Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde

Uzakdoğu onun

Paris tiyatroları onun

Venedik’teki sandallar onun

Almanya’da

Rusya’da

En güzel filmler onun

Sanat uzun yaşamak kısa derler ya

Hepsinin ötesindeki yazılar onun

Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır

Dudaklarımızla ellerimiz arasında

Çok derin bir uzunluktur o

Kımıldar topraktaki yeşille o

Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında

Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek

Hayır ölmezdi ki o geçerdi.

Okumaya devam et

Sonbahar Hüznüne Eklenenler

Ayrılalı sadece iki saat oldu, henüz sabah olmadan biriciğimi, canımı,uçağa yolcu etmek için yola çıktık.Arabada yan yana güzel kokusunu tatlı sıcaklığını hissederek gittik. Hem hiç gitmesin, hem uçağı kaçırmasın duyguları ile. Ama gitti, tarifsiz  bir sızı, hüzün, boşluk bırakarak.Her seferinde olduğu gibi gözden kaybolana kadar, bakmaktan başka hiçbir seçeneğimin olmadığı anlar yine yaşandı. Sonra  hala hissedebildiğim, sıcaklığını,  burnumdaki kokusunu saklamaya çalıştım. Onları biraz daha üstümde tutayım istedim. Uzun süre de sıkı sıkıya tuttum, başardım. Ama bir müddet sonra ısısını da kaybettim. Bütün vücudum, soğudu, hüznümle baş başa kaldım. Sanki şehir boştu, yollar boştu. Ama kokusu hala benimle, onu uzun süre tutacağım, evde onun kokusu, parfümü, allığı benimle bir daha sefere görüşene kadar idare etmeye çalışacağım.

DSC_0329

Çocukları,  uzakta olanlar beni çok daha iyi anlıyordur, her gelişlerinde büyük heyecan, dönüşlerinde kocaman bir boşluk, ve hüzün, bir de geçirdiğimiz çok güzel günlerin, saatlerin anıları, durduk yerde beni kocaman gülümseten, sonra da hemen arkasından, gözlerimi yaşartan anılar…

Sağlıkla gitsinler, mutlu oldukları yerde olsunlar,diyecek yapacak başka hiç bir şey yok.